DERSİMİZ TÜRKÇE (4)
Zaman su gibi akıp gideren, bizlerde istemeyerek de, olsa eşlik etmek zorunda kalıyoruz.
Günler aylar geçer. Ömür basamakları tek tek çıkılır. Geri, dönüp baktığımızda hüzün dolu hatıralarla karşılaşırız. O günler yeniden hafızanızda canlanır. Zaman tünelinin, aralanan perdesinden içeri sıvışırsınız.
Okul yıllarından geriye kalan acı tatlı hatırlardır. Sekizinci sınıftaydım. Sınıfım okulun en üst katında bulunuyordu. Sınıfımızın yan odaları boştu. Boş derken; kiminde kullanılmayan eşyalar, kiminde de, kırık sandalye ve sıra vardı.
O yıllarda ortaokul ve lise aynı binada eğitim gördükleri için ortaokul öğrencileri sabahçı, lise öğrencileri öğleden sonra eğitim alırdı.
Sabahçı olan öğrenciler erken saatte ders yaptıklarından, gözler hep mahmur olurdu. Bir çok öğrenci köylerden gelirdi.
Bugünkü gibi okul servisleri yoktu. Öğrenciler okula yürüyerek gelirdi. Bazen de köyün tek arabasıyla da gelirlerdi.
Okul, benim evime uzak sayılmazdı. On dakikalık yürüme mesafesindeydi. Evden saat yedide çıkar on dakika sonra okulda olurdum. Ders zili yedi on beşte çalar, yedi yirmi de ders başlardı.
Bir gün öğretmenimiz izinliydi. Dersimiz o gün boşa çıktı. Diğer sınıflar çoktan ders başı yapmıştı. Bizim sınıfın öğrencilerinin kimi sınıfta kimi de okul bahçesinde zaman geçiriyordu. Ben ve arkadaşım Serap, bir müddet bahçede, bir müddet sınıfta zaman geçirmeyi kendimize uygun bulduk.
Sessizliğe gömülen koridorlarda; bir yukarı, bir aşağı çıkıp iniyorduk. Her iniş, çıkış gülmemize ve konuşmamıza bir nedendi.
Üçünkü katın koridorun ucundaki cam kenarında uzun boylu, genç nöbetçi bizi ikaz ederek sessiz olmamızı istedi.
Ben ve arkadaşım ona aldırış etmeden basamakları ikişer üçer aşağı indik. Çok geçmeden tekrar üst kattaki sınıfımıza çıkmak için basamakları ikişer üçer atlamaya başladık.
O genç, sessiz olmamızı için tekrar ikaz etti. Ben ve arkadaşım göz göze geldikten sonra önce ben, ardımdan arkadaşım gencin arkasına bir tokat atıp alt kata kaçtık.
Arkamızdan bağırıp bağırmadığını hatırlamıyorum.
Öğle saatinde ben, arkadaşım Serap, Celal hoca eve gitmek için okuldan çıktık. Aynı mahallede oturduğumuz için her gün sabah ve öğlen okula birlikte gidip geliyorduk.
Celal hoca, bugün derste ne yaptığımızı sordu. Ben ve Serap aynı anda “hiçbir şey yapmadık” dedik.
Celal Hoca, dersimizin boş olup olmadığını sordu. Bizde boş dersimiz olduğunu söyledik. Celal hocam, bu sefer boş derste ne yaptğımızı sordu.
Benle Serap önce sustuk. Sonra “sınıftaydık.” Dedik.
Celal Hocam “bugün çok kötü bir şey yaptınız.” Deyince, benle Serap gözlerimizi Celal Hocanın gözleriyle buluşturarak; “ne yaptık?” sorduk.
Celal Hocam, nöbetçi deyince ben hemen sözünü keserek; “o öğrenciyimi diyorsun? Bize bağırdı bizde ona vurduk.” Dedim.
Celal Hocam bir benim bir de kızı Serap’ın yüzüne baktıktan sonra “aferin size. O, öğrenci değildi. Bir de öğrenci olsun sizden yaşça büyük. Okula yeni gelen Türkçe öğretmeni. Siz tanımadan, bilmeden öğretmene saygısızlık ettiniz. Yarın o öğretmenden özür dileyeceksiniz.” dedi.
Her ikimizde omuz silktik. Eve gelene kadar nasihat devam etti.
Bir gün sonra yine beraber okula gittik. Celal hocam idareci olduğundan ben ve Serap’ı odasına götürdü. Türkçe öğretmeni Süleyman Erdoğan’ı da çağırttı. Genç öğretmen bir bize bir de Celal Hocaya baktı. Şaşırmış gibi bir hai vardı.
Celal Hocam, bize dönerek; “evet öğretmeniniz geldi. Özür dileyin.” Dedi.
Ben başımı yere eğdim. Özür dilemek istemiyordum. Serap’ta benim gibi yaptı.
Celal Hocam bir kaç kez tekrarladıktan sonra genç öğretmen alçak sesiyle; “hocam önemli değil. Özür dilemeselerde olur, ben affediyorum.” Dedi.
Celal Hocam, bizim yerimize genç öğretmenden özür diledi.
Benle Serap daha fazla odada kalmadan dışarı çıktık. Arkamızdan genç öğretmen de, çıktı. O’nun bile yüzüne bakmadan sınıfımıza gittik.
Devamı var