YILLAR SONRA
Bebek doğarsınız, çocuk olursunuz, daha sonra büyürsünüz. Daha sonra da, ekmek parası için doğduğunuz yerde değil, doyduğunuz yerde yaşam sürersiniz.
Bu kader, bir çok aile için geçerlidir.
Çocukluğumuz; büyükbabalarımın Maçka merkezde, 1946 yılında aldığı arazide geçti. Teyzemin çocuklarıyla kardeş gibi büyütüldük. Ben, ablam Duygu, teyzemin iki kızı Berna ve Sibel’le oyun arkadaşıydık. Arazi geniş olunca, oyun alanlarımızda o oranda genişti. Saklambaç, evcilik, şarkıcılık, kendimize göre yaptığımız sınıfta öğretmen ve öğrenci oyunu, tombala, gibi oyunlarla günlerimiz geçerdi. Annem ve teyzem, çoğu zaman uzaklaşmamamız için bizi tembihler, söz dinlemeyince de, azarlamayı kendilerine görev bilirlerdi.
En güzel yıllar çocukluk yıllarıdır. Hiçbir şey düşünmez sadece oyun oynayacak olduğunuz alanları düşünürsünüz. Çocukluğun vermiş olduğu saflık ve temizlik, zaman içerisinde yerini başka duygulara bırakır.
Yıllar sonra Amerika’da yaşayan teyzemin kızı, diğer bir ifadeyle oyun arkadaşım Sibel eşiyle birlikte doğup büyüdüğümüz arazideki yukarı ki ev dediğimiz eve geldi. Büyük bir sürpriz yapmıştı. Bu sürprizde ağabeyisi Özgür’ün payı çok büyüktü. Özgür çocuklukta oyun arkadaşımız olmasa da, arada bir bilyeli tahta arabasıyla bizleri gezdirirdi. Yokuş aşağıya, patika toprak yolda hızla kayan bilyeli tahta arabasının arka kısmında oturduğumuzda dünyalar bizim olurdu. Berna her defasında tahta arabaya biner binmez düşer, üstü başı toprak olurdu. Dizleri kolları yaralanır, ağlamaya başlardı. Teyzem, Berna’yı o halde görünce bir tokat atar; “şimdi daha çok ağla, bu halin ne?” derdi.
Berna’yı alıp eve gider, üstünü başını temizlerdi. Berna şimdi aramızda yok. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak, iki yıl önce ebedi istirahatına çekildi.
Otuz iki yıl aradan sonra Sibel’le tekrar buluşmak, kelimelere dökülemeyecek kadar güzel bir duyguydu. Aradan uzun yıllar geçse de Sibel’in tarifiyle; “yıllar sanki hiç geçmedi. Otuz iki yıl hiç olmamış gibi hissediyorum. Kaldığımız yerdeyiz.”
Bence de kaldığımız yerdeyiz. Çocukluğumuzun geçtiği topraklarda birer yetişkin olsak da, içimizde ki çocuk hep aynı kaldı.
Geçmişin tozlu sayfaları teker teker çevirirken, gözlerde bir başka parıltı oldu. Arada bir buğulanan gözler de, bir çok şeyi söyledi.
Yıllar sonra tekrar çocukluğumuzun oyunları masaya geldi. Her birimiz o yılları anlatmaya başladık. Meğerse hafızamızda onları ne kadar da canlı tutmuşuz. Rahmetli annem ve rahmetli teyzem, uzağa gitmemiz için bizi cinlerle korkuttuklarını anlatıp güldük. O zamanlar nasıl korktuğumuzu şimdi düşündükçe, bir kez daha saflığımıza gülüp geçtik.
O yıllar neydi, demekten de kendimizi, alamadık.
Sibel’in Amerikalı eşi Türkçe bilmediğinden söylediklerimizi anlamıyordu. Sibel’e sürekli sorular sorup tercüme etmesini istedi. Sibel, konuştuklarımızı Cimi’ye anlatıyor, Cimi’nin söylediklerini de bize tercüme etti.
Sibel’in Türkiye’ye bir haftalığına gelmiş olması onunla uzun süre kalamayacağımız anlamındaydı. Maçka’ya iki günlüğüne gelmişti. İki güne bir çok şeyi sığdırmak istedik. Otuz iki yıl iki güne sığar mı? Sibel, Trabzon’u doya doya yaşamak istedi. Hamsiden, peynirliye kadar her şeyi özlediğini söyleyen Sibel, bir günlük Trabzon gezisine Katolik olan Cimi için Santa Maria kilisesini ekledik. Cimi kilisenin merdivenlerinden heyecanlı inip, kiliseye girdi. Ben içeri girmedim. Dışarıda bekledim.
Sibel, on beş yaşındaki kızı Abby küpe, almak istediğini söyleyince, Kunduracılardaki kuyumcuya gittik. Küpe derken, kızına birde isim yazılı kolye almak istedi. Ne var ki, isim yazılı kolye bir gün sonra hazırlanır diyen kuyumcuya zamanımızın olmadığını ve bugün mutlaka almamız gerektiğini söyledik. Çünkü Sibel bir gün sonra erken saatte İstanbul’a uçacaktı. Kuyumcuda akşam saatlerinde kolyenin hazır olacağını söyledi.
Gün bizim oldu. Trabzon sokaklarında dolaşmaya başladık. Öğle yemeği için peynirliye karar verildi. Nerede yiyeceğimizi fazla düşünmeye gerek yoktu. Ertuğrul fırınına gittik. Masalar birleştirildi, bizlerde etrafındaki sandalyelere oturduk. Siparişler verildi. Anılar bu kez, bir fırının salonuna taşındı.
Akşama kadar Trabzon’da isim yazılı altın kolyeyi almak için bekledik. Bu arada Sibel, bana da sürpriz yaptı. Girdiğimiz zücaciyeden kahve takımı ve elektrikli çaydanlık alıp hediye etti.
Artık hamsi yeme zamanı geldi. Kolye alındı, hediye alındı. Akşam yemeğinde hamsi vardı. Trabzon dönüşü Maçka yolu üzerinde eski tanıdığımız arkadaşın lokantasına gittik. Bizden başka kimse yoktu. Ev ortamında hamsilerimizi afiyetle yedik, çaylarımızı Trabzon’dan aldığımız pastayla yudumladık.
Güldük, eğlendik. Büyük keyif aldık.
Hiç sevmediğim vedalaşma zamanı geldi. Araçlarımıza binmeden önce doyasıya, hasretle defalarca kucaklaştık.
Bir dahaki sefere otuz iki yıl sonra değil, Allah nasip ederse, otuz iki hafta sonra buluşacağımıza söz verdik.
