DUYGU KARAHASANOĞLU


İŞTE DOSTLAR! HAYAT BU!

İki komşu kadın, bir düğüne gider.


                                      İŞTE DOSTLAR! HAYAT BU! 

 

                     İki komşu kadın, bir düğüne gider. Aralarında sohbet ederken, akrabalarından bir adam yanlarına gelir. Sohbete katılır. Komşu kadınlardan biri adama dikkatli bakarak; “aaa! Aynı oldu bir hortlak!” 

Diğer komşu kadın, söyleyen kadının yüzüne bakarak; “sen, hiç aynaya baktın mı?”

                     Birilerini tenkit ederken, önce kendine bakacaksın. Karşındaki kişinin zayıflığıyla, güçsüzlüğüyle alay ederken, kendi zayıflığın ve güçsüzlüğünü de, hesaba katacaksın. 

 Neymiş efendim, adamın zayıflıktan, yüzündeki elmacık kemikleri ortaya çıktı, yanakları çöktü. 

Tamam, buraya kadar anladık. Sonrası, kendi zayıflığı yüzünün çöküşü, gözlerinin pörtlek gibi çıkması buna ne demeli!

İşte, hortlak olarak nitelendirdiği gereğinden fazla zayıf olan adamı, hortlak diye nitelendiren kadın, kendinin de gereğinden fazla zayıf olup, hortlağa benzediğinin farkında değildir.

                        İnsanlar neden birbirleriyle alay eder? Neden birbirlerini tenkit ederler? Neden her zaman hata bulmak için çaba harcarlar? 

İnsan, bu! Şişman olur, zayıf olur, uzun olur, kısa olur, güzel olur, çirkin olur, fakir olur, zengin olur, anlayışlı olur, anlayışsız olur, deli olur, akıllı olur, kültürlü olur, cahil olur... 

Mevlana Celaleddin Rumi’nin dediği gibi; “kusurları örtmede gece gibi ol.” 

Günümüzde  kusur aramayan acaba var mıdır? Bunu çok düşündüm! Müspet bir cevap bulamadım. Konuştuğum herkes bir başkasında hata bulmak için çaba sarf ettiğini gördüm.

Belki sizin görüşünüz farklıdır. Bunu, ben bilemem. Benim bildiğim insanlar arasında sürekli hataların aranmasıdır.

                     Biz neyi konuşuyoruz? Konuya, nereden başladık, nereye geldik. Konuları dağıttığımı sakın sanmayın ha! Ben, ne söylediğimi, gayet iyi biliyorum. 

Neymiş efendim! Adamın birinin zayıflığı had safhadaymış. Yahu, sana ne! Adam belki öyle olmak istiyor yahut hastadır elinde olmadan zayıflıyor. 

Şimdi diyeceksiniz ki, bundan bize ne? Olur mu öyle şey! Her birimiz aynı gök kubbe altında yaşamıyor muyuz? Aynı gökyüzüne bakmıyor muyuz? Aynı güneşi, aynı yıldızları seyretmiyor muyuz? 

Şimdi bir baba yiğit çıksın desin ki, “aynı gök kubbe altında yaşamıyoruz.” Diyemez ki, dese bile ne kadar cahil olduğunu ortaya atmış olur. 

Ya, dostlar! İşte böyle. Aynı dünya üzerinde dolaşıp duruyoruz. Batısı da, doğusu da, güneyi de, kuzeyi de, aynı!

Ülkelerin isimleri farklı olduğu gibi insanların isimleri de farkı. Buna diyeceğimiz yok. bizim asıl meselemiz, insanlar arasındaki  diyaloglardır.

Neymiş efendim! Adamın yanakları zayıflıktan çökmüş. Çöker, çöker seni ilgilendirmez. 

Hoca bir gün kapısının önünde otururken, adamın biri yanına yaklaşarak; “hoca efendi, hoca efendi,  bir tepsi baklava gidiyor,” 

hoca umursamaz bir tavırla; “bana ne!” 

adam; “hoca efendi, bir tepsi baklava sizin eve gidiyor.” 

Hoca aynı umursamaz tavırla; “sana ne!” 

İşte dostlar! Seni ilgilendirmeyen bir adamın; zayıflığından, yanaklarının çöküşünden sana ne!