Fatma Karahasanoğlu


                                           EFSANELER, ANILAR 

                                           EFSANELER, ANILAR 


                                           EFSANELER, ANILAR 

 

                             Efsaneler, anılar anlatılırken, pür dikkat kulak kabartılır. Sonrada  herkes kendine göre bir kez daha yorumlar. Anlatılanlar, hafızalarda canlandırılarak olayın yaşandığı mekanın tanınmasına çalışılır. Bazen eski bir ev, bazen de lüks olarak  canlandırılır. Ancak anlatılanların  yaşanmış olduğu mekan çok önemlidir.

Efsaneleri, anıları dinleyenler olayın nasıl bir yerde geçtiğini yorumlarken, yine anlatılanlara bağlı olarak kalması gerektiğini bilir.

                           Geçen gün evimize komşularımızdan biri geldi. Hal hatırdan sonra konu yıllar önce yaşanmış bir olaya geldi. Konuların o olaya gelmesindeki en büyük pay da çaydı. Komşuma çay ikram ettim, ama zamanı olmadığını söyleyerek yıllar önce yaşanmış olan bir olayı anlatıp gideceğini söyledi.

“anlatacağım bu olay. Yüz kırk belki de yüz yıl önce yaşandı. Eskiden evlerin içinde  fırın vardı. Ev halkı ekmeğini bu fırınlarda pişirirdi. Çoğunlukla fırını kadınlar yapardı. Yine bir gün fırın yakılarak, ekmekler, pideler fırına salındı. Yaşlı bir adam bu sırada evin içine girerek, fırının  altındaki zemine oturdu. Adamın ayakları çıplak, saçları dağınıktı. Akşam olunca bağ bahçede çalışan erkekler eve döner. Adamı görünce, kim olduğunu sorarlar. Kadınlar, bilmediklerini gelip oturduğunu ve sürekli ‘Halimem, Halimem’ tekrarladığını söyler. Sofra kurulur. Yabancı yemeğe davete edilir. yabancı başıyla red eder. Saat ilerler, yatma vakti gelir. Ev halkı yatacak yer gösterir. yabancı, yine ret eder. ‘Halimem, Halimem’ demeyi sürdürür.

O gece evde sabahlar. Sabah olunca, erkekler işe çalışmaya gitmeye hazırlanır. Fakat yabancı oturduğu yerden istifini bozmaz. Köyün diğer erkekleri çalışmak ,için çoktan harman yerine gider. Yabancı oturduğu yerde aynı şekilde kalır. Evin reisi yanına giderek; “ soframıza buyur ettik tenezzül edip, oturmadın. Yatak gösterdik, tenezzül edip yatmadın. Be adam, kimsin? Çalışmaya gideceğiz, sen de artık git.”

Yabancı, adamın yüzüne dikkatli bakarak; “gideceğim. Fakat başına büyük bir felaket gelecek.” Ok gibi yerinden fırlar. Mısır tarlalarından geçerek, gözden kaybolur. Ev reisi, evden çıkıp, harmana ineceği sırada arkasından; ‘mektubun var’ diye birisi bağırır. Mektubu dönüp aldı. İkinci kez ‘mektubun var’ sesi duyunca tekrar döner. Ve karnından bıçaklanır ve ev reisi oracıkta ölür.

Tüm bunlar yabancının gitmesinden bir saat sonra yaşandı. Büyüklerimizin anlattığına göre o gelen yaşlı adam Hızır’dı. ”