Fatma Karahasanoğlu


ÇOBAN VE İKİ BUZAĞI

Köy ağası bir gün, sürüyü otlatan çobanın yanına geldi.


                                ÇOBAN VE İKİ BUZAĞI

 

                   Köy ağası bir gün, sürüyü otlatan çobanın yanına geldi. Elinde yularlarını tuttuğu, yeni doğmuş iki buzağı vardı. Buzağıları çobana teslim ederken, içlerinden birinin başını okşadı.

— “Bunun adı Sarıkız,” dedi. “Bunu çok seviyorum.”

O günden sonra ağa, gün aşırı sürünün yanına uğradı. Her gelişinde Sarıkız’ın başını okşamayı da ihmal etmedi.

Aradan birkaç hafta geçti. Bir gün ağa, yıllardır yanında çalışan çobanına, verdiği akçenin dışında bir iyilik yapmak istedi. Ama bu iyiliğin, çobanın yüreğine göre bir karşılığı olmalıydı.

Memlekete gitmeye hazırlandığı bir gün, bavulu elinde arabayı beklerken sürüye baktı ve dedi ki:

— “Şu iki buzağıdan birini, memleketten dönünce sana vereceğim. O zamana kadar iyice semirirler, koca hayvan olurlar. Hangisini sana vereceğimi bir kâğıda yazdım, kasaya koydum. Dönünce kasayı açar, bakarsın.”

Çoban bu sözlere öyle sevindi ki…

O günden sonra buzağılardan birine ayrı bir ihtimam gösterdi. Daha iyi otlattı, daha iyi baktı. Öyle ki, ilgilendiği buzağı zamanla sürünün en semiz, en gösterişli ineği oldu.

Günler geçti… Ağa memleketten döndü. Çoban günlerdir gözleri yollarda onu bekliyordu zaten. Ağa, eve bile uğramadan her zamanki gibi doğruca sürünün yanına geldi.

Bir Sarıkız’a baktı…

Bir de Kara Kız’a…

Sarıkız cılız mı cılız kalmıştı.

Kara Kız ise semirmiş, besili, heybetli bir inek olmuştu.

Ağa, aradaki farkı görünce sordu:

— “Nedir bunun sebebi?”

Çoban başını eğerek cevap verdi:

— “Bunların cinsi böyle ağam… Sarıkız o yüzden cılız kaldı.”

Ağa, “tamam” der gibi başını salladı.

Sonra çobana dönüp:

— “Benimle gel,” dedi.

Birlikte çiftliğin yazıhanesine girdiler. Kasanın önünde durdular. Ağa kasayı açtı, içindeki kâğıdı çobana uzattı:

— “Oku bakalım.”

Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Sarıkız ile Kara Kız, aynı ineğin buzağılarıdır. Yani aynı cinstirler.

Ben Sarıkız’ı çok sevmiştim.

Sevdiğim buzağıyı sana layık gördüm, çoban Hüseyin.

Ama sevdiğim hayvanı sana vereceğimi, senin aklından bile geçirmediğini biliyordum.

Senin bana neyi layık gördüğünü ise, memleketten dönüp Sarıkız’ın halini gördüğümde anlayacaktım…”

Çoban, kâğıdı titreyen elleriyle indirdi.

Başını kaldıramadı…