MESNEVİDEN BİR ÖĞÜT
Şehrin birinde çok güzel ama lanetli bir cami vardır. Bu caminin adı "Misafir Öldüren"e çıkmıştır. Kim o camide gecelemeye kalksa, sabah ölüsü bulunur. Halk birbirini uyarır, "Sakın orada uyuma, canından olursun" der.
Yıllarca kimse cesaret edemez.
Bir gün şehre, canından bezmiş veya canını hakikat yoluna koymuş "garip" bir misafir gelir. Camide uyuyacağını söyler. Ahali yalvarır: "Yapma, sabah selanı okurlar!" derler. Adam ise: "Ben zaten canımı pazara çıkardım, varsın ne olacaksa olsun" diyerek gece yarısı caminin içine girer ve kapıyı kapatır.
Gece tam yarısı olduğunda, caminin içinde korkunç, gök gürültüsünü andıran müthiş bir ses yankılanır:
— "Geliyorum! Ey misafir, işte şimdi geliyorum!"
Bu ses o kadar şiddetlidir ki, daha önceki misafirler korkudan yürekleri çatlayarak ölmüşlerdir. Ancak bu adam korkmaz.
Ses tekrar eder: "Geliyorum!"
Adam ayağa kalkar ve sesin geldiği yöne doğru bağırır:
— "Hadi gel! Ben zaten buradayım, ne yapacaksan yap!"
Adam bu meydan okumayı yapıp sesin üzerine yürüdüğü an, caminin tılsımı bozulur. O korkunç seslerin geldiği duvarlar yıkılır ve her yerden adamın üzerine altınlar dökülmeye başlar. Korku, büyük bir hazineye dönüşür.
Bu Kıssanın Farkı ve Derinliği
Bu hikaye, Mesnevi'deki "uysal" öğütlerin dışına çıkar; korkunun üzerine yürümeyi anlatır:
Vahim Sesler: Hayatımızdaki korkular (toplum baskısı, ölüm korkusu, başarısızlık), biz onlardan kaçtıkça devleşen "seslerden" ibarettir. Mevlâna, "Korktuğun şeyin üzerine gidersen, o heyula senin hazinen olur" der.
İllüzyonun Yıkılışı: Cami (aslında insanın kendi gönlüdür), içinde barındırdığı sese teslim olanı öldürür, o sese meydan okuyana ise içindeki cevheri açar.
Ölmeden Önce Ölmek: Adamın "zaten canımdan vazgeçtim" demesi, tasavvuftaki fena makamını simgeler. Dünyevi korkulardan arınan kişi için artık "öldürücü" bir güç kalmamıştır.
***
KUŞ
İsa Aleyhisselam bir gün deniz kenarından geçerken nurdan yaratılmış bir kuş gördü. İnsan ona baktığı zaman nurunun aydınlığından gözünü açamazdı. Kuş gidip kendini çamura batırdı ve gidip denize girdi ve yine tertemiz olup parladı. Denizden çıkıp yine çamura battı ve gelip denize girip temizlendi.
Bu hal tam beş sefer tekrar etti.
İsa Aleyhisselam: "Bu kuş neden kendini çamura batırıyor, sonra çıkıp denize giriyor ve temizleniyor?" diye kuşun haline şaşırdı.
Allahü Zülcelal, İsa Aleyhisselam'a şöyle vahyetti: "Ya İsa! O, namazın temsilidir. Ahir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselamın ümmeti namaz kıldığı zaman, aynı o kuşun denizde temizlenip nurlandığı gibi, hatalarından temizlenip nurlanacak. Yine hata yaparsa aynı kuşun çamura girmesi gibi zulmetle kaplanacak ve namaz kıldığı zaman tertemiz olacak. İşte namaz, insan için böyle kıymetlidir."
***
DEVENİN DİLE GELİP KONUŞMASI
"Bir gün Yahudi’nin biri, iki yalancı şahit buldu ve Peygamber efendimize (Sav) gidip dedi ki:
- Yâ Muhammed! Eshâbından şu zât, benim devemi çaldı. İşte şahitlerim de burada.
Peygamber efendimiz şahitlere sordu; "Doğru" dediler. Eshâb-ı kirâmdan olan o zâtı çağırtıp, buyurdu ki:
- Bak hakkında şikâyet var.
- Ne oldu yâ Resûlallah?
- Sen bu gece bir deve çalmışsın.
- Ben mi, kimin devesini?
- İşte bu Yahudi’nin devesini.
- O deveyi ben satın aldım, çalmadım yâ Resûlallah.
- Peki, senin şahidin var mı deveyi satın aldığına dair?
- Yâ Resûlallah ben yeni aldım daha deveyi, gören yok, bilen yok.
- Bu şahitler, devenin Yahudi’nin olduğunu söyledi. Onun için deve Yahudi’ye verilecek.
O mübarek zat Peygamber efendimizden rica etti:
- Yâ Resûlallah! Bana biraz müsaade eder misin?
Sonra mescidin bir köşesine gidip, 2 rekât namaz kıldı, elini açtı ve şöyle duâ etti:
"Yâ Rabbî, ben her gece yatağa yatmadan, uyumadan evvel Cenâb-ı Peygamberimize, 10 salevât-ı şerîfe okurum. Yâ Rabbi! Eğer bu senin indinde makbul oldu ise, kabul oldu ise, beni bu sıkıntıdan kurtar! Bu deveyi ben satın aldım, ama şahitler Yahudi’nin olduğunu söylüyorlar."
O kişi geri geldiğinde, deve ayağa kalktı ve anlaşılır bir lisanla dedi ki: "Yâ Resûlallah! Bu Yahudi yalan söylüyor. Ben bu zatın devesiyim."
Deve konuşunca, "Deve nasıl konuşur?" diyen Yahudi ve şahitler korkup kaçtılar.
Onlar gittikten sonra Peygamber efendimiz, sebebini sorduğunda şöyle cevap verdi:
- Yâ Resûlallah! Benim bir âdetim var. Her gece yatmadan evvel size 10 defa salevât-ı şerîfe okurum. Allahü teâlâ bu 10 salevât-ı şerîfeyi kabul etti ve deveyi size söyletti.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Sen ki, bana her gece 10 salevât-ı şerîfe okuyunca, Allahü teâlâ dünyada iken seni bu sıkıntıdan kurtardığına göre, ahrette de Cehennemde yanmaktan kurtaracaktır.
Alıntı...
***
HAREM ŞERÎF NASIL KAPATILDI. HACER-ÜL ESVED ÜMMETİN GÖZLERİ ÖNÜNDE NASIL ÇALINDI.
Bir gün sana Kâbe’nin kapatıldığını, binlerce hacının Kâbe’nin avlusunda katledildiğini,Hacerülesved’in kırılıp götürüldüğünü,Müslümanların cesetlerinin Zemzem kuyusuna atıldığını söyleseler…Ne dersin.?
Bunu karanlık bir hayal, uydurma bir hikâye sanabilirsin.
Ama hayır bu, İslam tarihinin en dehşet verici sayfalarından biridir.
Kanla, suskunlukla ve sapkınlıkla yazılmış bir sayfa…
Fitnenin kıvılcımı… Batılın zühd kisvesine büründüğü an.
Katliamdan yıllar önce Irak’ta Hamdan bin Eş‘as adlı bir adam ortaya çıktı; sonradan Karmatî diye anıldı.
Başlangıçta kılıçla değil,takva ve zahidane bir görünümle çıktı meydana; Ehl-i Beyt’e bağlılık iddiasıyla konuşuyor, fakat gerçekte gizli ve bâtınî bir projeyi yürütüyordu.
Amacı ıslah değil, yıkımdı.
Sloganları dinî, özü siyasî ve devrimciydi: Var olan her şeyi yıkmak, sonra gücü zorla yeniden kurmak…
Bu gizli davet Irak’tan Bahreyn’e, Katar’a, Yemen’e yayıldı.
Orada en tehlikeli isim parladı: Ebu Saîd el-Cennâbî.
O, hareketi fikir olmaktan çıkarıp silahlı bir örgüte dönüştürdü:Ordu kurdu, ekonomi tesis etti, adam devşirdi ve kılıçla hükmeden bir yapı inşa etti.
Bu, sınırları olan bir devlet değil; öldürebildiği her yere uzanan bir karanlıktı.
Zamanla dinî perde yırtıldı; geriye kanlı bir inanç kaldı:
“Te’vil adına her şeyi yıkmak.”
Köyler yakıldı, şehirler yok edildi, masumlar Kur’an adına katledildi.
Abbâsî hilafetinin zayıflığı, yöneticilerin yozlaşması ve ölümcül suskunluk bu felaketi büyüttü.
Korkunç soru: Mekke’ye nasıl ulaştılar?
Ebu Saîd’in ölümünden sonra liderlik, oğlu Ebu Tâhir el-Cennâbî’ye geçti.
Gençti… ama kini yaşından eskiydi.
Hilafeti açıktan reddetti, kendini mutlak otorite ilan etti, önce hac kervanlarını vurdu, sonra kimsenin cesaret edemediği hedefe yöneldi: Mekke.
Harem katliamı… Kâbe’nin ağladığı gün
Karmatîler at sırtında Mekke’ye girdiler.
Hac mevsimiydi.
Silah yoktu… hazırlık yoktu… kaçış yoktu…
Hacıları Kâbe’nin avlusunda boğazladılar.
Kaçanları dağlarda öldürdüler.
Irza tecavüz ettiler.
Kâbe’nin kapısını söktüler.
Örtüsünü ve hazinelerini yağmaladılar.
Hacerülesved’i kırıp söktüler ve götürdüler.
Binlerce Müslümanın cesedi Zemzem kuyusuna atıldı, kuyu cesetlerle dolup kapandı.
Sonra Ebu Tâhir, aklın kaldıramayacağı bir küstahlıkla ayağa kalktı ve haykırdı: “Ben Allah’ım! Ben sizin en yüce Rabbinizim!
Hani bu eve giren emniyetteydi?!”
Suçtan sonra… Allah’ın Evi kapatıldığında
Felaketten sonra: Kâbe kapatıldı.
Can güvenliği kalmadığı için hac durduruldu.
Hacerülesved tam 22 yıl boyunca çalıntı kaldı.
Geri getirildiğinde kırık haldeydi; artık Karmatîler bile ondan yüz çevirmiş, müttefikleri dahi onları terk etmişti.
Çöküş… Zulüm ne kadar sürse de ebedî değildir
Şer sonsuza dek galip kalmadı.
Ebu Tâhir utanç verici bir hastalıkla öldü.
Örgüt dağıldı.
Tarih, Karmatîlerin kalıntılarını bir bir sildi.
Sonuç
Bu sadece bir tarih olayı değildir;
bu, çağları aşan bir uyarıdır:
Aşırılık karşısında susulursa,
onu durduracak kutsallık kalmaz,
onu engelleyecek mekân kalmaz,
onu durduracak kan kalmaz.
O gün…
Kâbe bile korunamadı.
Tercüme :Abdülhamid Doğan
Bu olayı aktaran başlıca tarih kaynakları
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh: 317/929 yılı olayları arasında ayrıntılarıyla zikreder.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: Mekke baskınını ve Ebu Tâhir’in küstah sözlerini tafsilatlı anlatır.
****
ÇEKME TETİĞİ...
Van’ın Gürpınar ilçesinde Hacı Ali adında, Seyyid Fehim hazretlerini çok seven biri vardı. Van'dan çıkmış köyüne giderken ıssız bir yerde eski bir düşmanı ile karşılaştı.
Adam tüfeğine davrandı. Niyeti kötüydü. Hacı Ali; “Dur, çekme tetiği! Konuşup anlaşalım. Bu husumet bitsin, barışalım!” diye bağırdı.
Ama adam çok kararlıydı. Tetiğe peş peşe bastı. Fakat o da ne? Tüfek ateş almadı. Bir daha bastı. Yine çıt yok. Ne ses çıkıyordu tüfekten, ne de mermi. Tüfeğini açıp baktı, fişekleri yerinde göremedi. Kendi kendine; “Mermiler yuvalarında idi. Şimdi yok. Nereye gidebilirler?..” diye düşündü.
Ve öfke ile oradan ayrıldı! Ali Efendi de bu işten bir şey anlamadı. Sevinerek o da yoluna devam edip Arvas'a vardı. Seyyid Fehim hazretlerini ziyarete geldi. Mübârek, o anda namaz kılıyordu. Selâm verince Ali Efendi’ye dönüp sordu:
- Hoş geldin Hacı Ali! Çok korktun mu yolda gelirken?
- Çok korktum efendim.
O anda, seccadenin ucunu kaldırdı. 5 tane fişek çıkarıp ona uzatıp buyurdu ki:
- Al şunları, o adama götür ver! Zira kul hakkıdır.
Hacı Ali bu duruma çok şaşırdı ve; “Peki efendim!” deyip fişekleri aldı. O beş fişeği adama götürüp teslim etti. Olanları ona anlattı. O adam da çok duygulandı. Yaptığına tevbe etti. Ve gidip Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu.
***
Aşkın Sessiz Dili: Şibli ve Nurlu Kapı
Horasanlı büyük ariflerden Ebu Bekir Şibli, bir gün Bağdat sokaklarında dalgın ve mahzun bir halde yürürken, gönlünde tarif edilemez bir hasret uyanır. O an, her şeyden elini eteğini çekip sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) bulmak ister. Bu hâl üzerine bir gece rüyasında kendini gökyüzünün katmanları arasında, nurlu kapıların önünde bulur.
Her kapının önünde bir melek beklemektedir. Şibli, en parlak kapıya yöneldiğinde, kapının ardında yüzü sadece nurlardan ibaret olan, etrafına huzur saçan o Kutlu Rehber’i görür. Hz. Muhammed (s.a.v.), Şibli’ye tebessüm eder gibi bir nur halesiyle yönelir.
Şibli, heyecandan titreyerek sorar:
"Ey Allah’ın Resulü! Onca ibadet, onca dervişlik ve çile... Seni tam burada, bu nurlu kapıda karşılamaya layık kılan asıl şey nedir?"
Efendimiz (s.a.v.) ona şu hadis-i şerifin hakikatini fısıldar:
"Kişi sevdiği ile beraberdir." (Buhari)
Ardından devam eder: "Ey Şibli! Sen ne zaman bir mahlukata şefkatle baksan, bir kuşu ürkütmeden sevsen ya da susuz bir hayvana su versen, aslında o şefkati bana gösterdin. Çünkü Allah Teâlâ buyurur ki:"
"Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya Suresi, 107)
Şibli uyanınca anlar ki; dervişlik sadece hırka giymek değil, gökteki kuştan yerdeki karıncaya kadar her şeyi "O’nun hatırına" sevmek ve O’nun nuruna o şefkat köprüsüyle ulaşmaktır.