Görünmeyen Misafirler

Görünmeyen Misafirler

Bir vakit, Bağdat’ın sırlarla dolu dervişlerinden Ebu Bekir Şibli, bir gasilhanenin önünden geçerken içeriden gelen mis kokular ve alışılmadık bir nur fark eder.

Görünmeyen Misafirler

                  Bir vakit, Bağdat’ın sırlarla dolu dervişlerinden Ebu Bekir Şibli, bir gasilhanenin önünden geçerken içeriden gelen mis kokular ve alışılmadık bir nur fark eder. İçeri girdiğinde, henüz bıyığı terlememiş, yüzünde cennetten bir parça taşıyan çok genç ve yakışıklı bir dervişin cansız yattığını görür. Onu yıkayanlar da alışılmış ihtiyarlar değil, her biri ay parçası gibi parlayan, uzun saçlı genç dervişlerdir.

​Şibli, bu gençlerin suyu döküşündeki zarafete ve gökten süzülen o tarifi imkansız ışığa bakarken hayretler içinde kalır. O sırada gencin başucuna, dünyada eşi benzeri görülmemiş parlaklıkta, her biri farklı bir hakikati temsil eden renkli kuşlar konar. Gencin ayakucunda ise, varlığın hüznünü temsil eden bir kedi ve bir tavşan, sanki bir mürşidlerini kaybetmiş gibi sessizce gözyaşı dökmektedir.

​Şibli dayanamayıp içlerinden birine fısıldar:

"Bu genç kimdir ki, gök ehli ve yerin dilsiz canlıları onun için yas tutar?"

​Yıkama işini yapan derviş, elindeki ibriği bırakmadan cevap verir:

"Bu genç, aşkın öyle bir makamına ulaşmıştı ki, kalbi Allah’tan başka hiçbir şeyi içeri almadı. O kadar güzeldi ki, aynaya baktığında kendi cemalinde Hakk’ın nurunu görüp haya ederdi. O, 'güzelliğin' bir imtihan değil, bir tecelli olduğunu kanıtladı."

​Şibli, yerdeki Kur’an’a ve sönmeyen kandile bakarak sorar:

"Peki ya bu kuşlar, bu ağlayan hayvanlar?"

​Derviş gülümser ve der ki:

"Kuşlar onun zikirleridir, şimdi ruhuna yoldaşlık ederler. Hayvanlar ise onun şefkatidir; o öyle bir dervişti ki, nefsinin hilesini (tavşan) ve kibrini (kedi) terbiye edip onları bile kendine ağlatacak bir merhamete dönüştürdü. O ölmedi, sadece aynadaki görüntü aradan çekildi, nur aslına döndü."

​Şibli gasilhaneden çıktığında, artık dünyaya aynı gözle bakamaz. Anlar ki; asıl yakışıklılık, ruhun kefenine sarılmadan evvel ilahi aşkla yıkanmasıdır.

​Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur

Bir dem gelir şâdi olur, bir dem gelir giryan olur

​Bir dem gelir söyleyemez, bir kelime söz eylemez

Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur

​Bir dem çıkar arş üzere, bir dem iner taht-el sera

Bir dem sanasın katredir, bir dem taşar umman olur

​Bir dem cehalette kalır, hiç nesneyi bilmez olur

Bir dem dalar hikmetlere, Câlînus u Lokman olur

​Bir dem dev olur ya peri, viraneler olur yeri

Bir dem uçar Belkıs ile, sultan-ı ins ü can olur

​Bir dem gelir derviş olur, her işi Hak işi olur

Bir dem gelir dünya için, dünya ana zindan olur

​Bir dem gelir dervişlerin, ayağı tozu sanasın

Bir dem gelir derya olur, her nesneye hayran olur

​Bir dem varır mescitlere, yüz sürer orada yere

Bir dem varır deyr içine, İncil okur ruhban olur

​Yunus senin bu aşkını, kimseler anlamaz senin

Ancak bunu o anlayıp, senin ile bürhan olur...

Yunus 

 

***

Garip Bir Dervişin Sırrı

              Vaktin birinde, Bağdat sokaklarında hırkası yamalı, saçı sakalı birbirine karışmış ama yüzünde ayın on dördü gibi bir nur parlayan genç bir derviş yaşardı. Kimse onun kim olduğunu, nereden geldiğini bilmezdi. Tek dostu, yanından ayrılmayan bir kedi ile uysal bir tavşandı.

​Bir gün bu genç derviş, yağmurlu bir ikindi vakti caminin musalla taşına kendi rızasıyla uzandı. Etraftakiler şaşkınlıkla izlerken, o son nefesini "Dost!" diyerek verdi. Gökten sanki rahmet değil, hüzün yağıyordu.

​Hayvanların Vefası ve İmamın Hayreti

​Şehrin imamı dervişin cenazesini kıldırmak için yaklaştığında hayretler içinde kaldı. Dervişin başucunda iki renkli kuş belirmiş, kanatlarıyla onu yağmurdan koruyorlardı. Yanı başında duran kedi ve tavşan ise, sanki bir insan evladı gibi gözyaşı döküyor, dervişin kefenine yüz sürüyorlardı.

​İmam içinden şöyle geçirdi:

​"Yarabbi, bu nasıl bir kulundur ki, vahşi ve ehli hayvanlar bile ardından yas tutar?"

​​Tam o sırada, rüzgâra ve şiddetli yağmura rağmen dervişin yanı başındaki kandil sönmeden yanmaya devam etti. İmam, Kur'an-ı Kerim'i açtığında karşısına şu ayet çıktı:

"Haberiniz olsun; Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır."

​O an gökyüzü yarıldı; nurdan meleklerin saf saf indiği görüldü. Melekler, bu genç dervişin naaşını değil, aslında onun dünyadan tertemiz ayrılan ruhunu selamlıyorlardı. 

​ ***

Cüleybib Kıssası

 

              Rasulullah (s.a.v.)’in ashabından Cüleybib adında fakir, kimsesiz bir adam vardı. Bu adamın üzerinde giymekten eskimiş elbisesi vardı, karnı aç, yalın ayak gezerdi. Soyu sopu belli değildi, makam mevkii, parası, ailesi hatta yaşayacağı bir evi bile yoktu. Eşyası, yemeği yoktu, umumi lavabolardan elleriyle su içerdi. Mescitte uyurdu, yastığı kolu, yatağı topraktı. Bundan daha azı olabilir mi? Yüzü güzel değil, güzellikten eser yoktu. Fakat o hep zikreder, mevlasının kitabını okurdu. Tüm namazlarda ilk safı kaçırmazdı. Yine hiçbir gazveden de geri durmazdı. Çokça Rasulullah (s.a.v.) ile beraber olurdu. Yani dünya gözü ile en alt tabakadaydı, ne evi, ne barınağı, ne kıyafeti, ne yiyeceği, ne içeceği, ne yastığı, hiçbir şeyi yoktu. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) ona şöyle dedi:

(( Ey Cüleybib, evlenmek istemez misin? ))

Dedi ki: “Ya Rasulallah, benimle kim evlenir? Aklında ne var, benimle kim evlenir?” Rasulullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi:

(( Seni ben evlendireceğim ey Cüleybib ))

İşte inanması güç bir sahne! Ama Rasulullah (s.a.v.)’in ashabı böyleydi. Bakın Ashab nasılmış; Cüleybib Efendimize döndü ve şöyle dedi: “O zaman beni alıcısız bulacaksın Ya Rasulallah” Resul-i Ekrem de şöyle buyurdu:

 

(( Sen Allah katında alıcısız değilsin. ))

İnsanların nezdinde alıcısız olan Allah katında öyle değildir. Bir adam Efendimizin yanına geldi:

 

(( Cebrail’in haber verdiği adam hoş geldin. ))

O da dedi ki: “Benim gibi birini mi?” Efendimiz şöyle dedi:

(( Evet kardeşim, yerde önemsiz olan göklerde tanınır ))

Her biriniz genç de olsanız göklerde tanınır hale gelebilirsiniz. Çünkü Allah’a itaat sizin elinizdedir. Allah’a giden yol önünüzdedir. İlmi iste ve onunla amel et. Rasulullah (s.a.v.) Cüleybib’e seni evlendireceğim demişti. Bir gün ensardan biri geldi, kızının kocası vefat etmişti. Rasulullah (s.a.v.)’e geldi ve onunla evlenmesi için efendimize danıştı. Efendimiz de şöyle cevap verdi:

 

(( Evet, olur ))

Rasulullah ona olumlu cevap verince adamın sevinçten dengesi bozuldu. Kızı peygamber eşi olacaktı. Fakat efendimiz ona kendisinin evlenmeyeceğini söyledi. Baba: “Peki, kiminle evlenecek ya Rasulallah” diye sorunca Efendimiz şöyle cevap verdi:

(( Onu Cüleybib ile evlendireceğim. ))

Hiçbir şeyi olmayan birini düşün, evi yok, güzelliği yok, diyor ki: “Onu Cüleybib ile evlendirelim” Kızın babası kızın annesine sormak için müsaade istedi. -aslında konudan uzaklaşmak istiyordu- Kızın annesine gitti. “Rasulullah (s.a.v.) kızını istiyor.” Dedi. Kadın “tabi ki olur, Rasulullah (s.a.v.)’i kim reddeder?” diye cevap verince eşi “hayır kendisi için değil” dedi. Kadın kim için olduğunu sorunca adam “Cüleybib için istiyor” diye karşılık verdi. Kadın “Cüleybib mi? Olmaz, onu Cüleybib ile evlendirmem, biz kimleri reddettik.” Dedi. Adam buna üzüldü. Sonra Rasulullah’ın yanına gitmek üzere kalktı. Genç kız ise odasından seslendi anne babasına. “Beni kim istiyor?” diye sordu. Babası “Rasulullah (s.a.v.)” dedi. Kız ise “Rasulullah’ın emrini ret mi ediyorsunuz?” diye karşılık verdi. “Rasulullah (s.a.v.)’in emrini reddetmek akıl alır bir şey midir? O da ashaptandır. Beni Efendimize götürün. O beni zayi etmez.” Genç kız teklifi kabul etti. Cüleybib Medine’deki en alt tabakadaki kişilerdendi. Fakirdi, sokakta yaşıyordu. Evi yoktu. Adam Efendimize gitti ve “Ya Rasulallah siz bilirsiniz” dedi. Rasulullah (s.a.v.) Cüleybib’i çağırdı. Sonra da onu o genç kız ile evlendirdi. Efendimiz iki elini kaldırdı ve şöyle buyurdu:

 

(( Allahım onların üzerlerine hayır yağdır, onlara geçim sıkıntısı gösterme. ))

Evliliklerinin üzerinden henüz günler geçmişti ki, Rasulullah (s.a.v.) ashabıyla beraber gazveye çıktı. Tabi Cüleybib de savaşa katıldı. Savaş bittiğinde insanlar toplandı, birbirlerini aramaya başladılar. Rasulullah sordu: 

 

(( Birini kaybettiniz mi? ))

Dediler ki: Evet Ya Rasulallah, filancayı, filancayı kaybettik. Ama Cüleybib’i unuttular. Onun bir mevkii yoktu. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 

(( Ben Cüleybib’i arıyorum. Gidin bana haberini getirin. ))

Gittiler ve savaş meydanında onu aradılar. Şehitler arasında aradılar, sonra yürüdüler ve onu yakın bir yerde buldular. Şehit olmuştu. Rasulullah (s.a.v.) onun parçalanmış bedeninin önünde durdu ve şöyle buyurdu:

 

(( Sen bendensin ben de sendenim. ))

Dikkat edin, İslam bütün farkları, bütün ayrımları ortadan kaldırır. Ondan daha düşük seviyede biri yoktu ama Efendimiz ne buyurdu: 

 

(( Sen bendensin ben de sendenim. ))

Sonra Efendimiz şehidin başına oturdu. Onu kaldırdı ve kollarının arasına aldı. Ashabına bir mezar kazmalarını emretti. Enes (r.a) diyor ki: “Vallahi Biz Cüleybib’in kabrini kazıyorduk, onun ise Rasulullah’ın kollarından başka yatağı yoktu. Medine’ye döndük. Cüleybib’in hanımının iddeti biter bitmez ashabın büyükleri onun için yarıştı.” 

İşte imtihan…