BEDİR GAZVESİ ​

      BEDİR GAZVESİ  ​

Kureyş lideri Abdülmuttalib bin Haşim, Rebiâ meliklerinin kızlarından, zekâsı ve güzelliğiyle nam salmış Netîle adında bir kadının methini duyunca ona talip oldu ve onunla evlendi.

                              BEDİR GAZVESİ

               Kureyş lideri Abdülmuttalib bin Haşim, Rebiâ meliklerinin kızlarından, zekâsı ve güzelliğiyle nam salmış Netîle adında bir kadının methini duyunca ona talip oldu ve onunla evlendi. Bu evlilikten nur yüzlü, yakışıklı ve heybetli bir erkek çocuk dünyaya geldi. Abdülmuttalib ona Abbas adını verdi. Mekke Liderinin bu sevinci üzerinden henüz iki yıl geçmişti ki, hanesi yeni bir müjdeyle şenlendi: Oğlu Abdullah’ın, yüzündeki parıltı ve güzelliğiyle Abbas’a denk bir evladı dünyaya geldi. Abdülmuttalib onu kucağına aldığında gözleri yaşardı; zira babası Abdullah’ın bu sevinci görmesini çok isterdi. Ona da Muhammed ismini verdi.

​Muhammed (s.a.v) ve Abbas, Abdülmuttalib’in kanatları altında, adeta iki kardeş gibi büyüdüler. Beraber sabahlıyor, beraber akşamlıyor, aynı kaptan yemek yiyor ve aynı oyun alanlarında koşturuyorlardı.

​Abbas henüz on yaşındayken babası Abdülmuttalib vefat etti. Bu kayıp tüm Mekke’yi yasa boğsa da, en derin acıyı yetimlik sızısını yüreklerinde hisseden Abbas ve Muhammed yaşadı. Abdülmuttalib’in görevleri oğulları arasında paylaştırıldığında, yaşının küçüklüğüne rağmen Kureyş, onda gördükleri asalet ve liderlik vasıfları sebebiyle "Hacılara su sağlama" (Sikaye) görevini Abbas’a verdi. Abbas ve Muhammed (s.a.v) büyüyüp serpildiler; aralarındaki yaş farkı sanki silinmiş, dışarıdan bakanlar onları ikiz sanır olmuştu.

​Müslüman olduktan sonra Abbas’a sordular: "Sen mi daha büyüksün, yoksa Resulullah mı?" Abbas, edep dolu o meşhur cevabını verdi: "O benden daha büyüktür (makamca), lakin ben ondan yaşça daha eskiyim."

​                ​Kırk yaşına geldiğinde Allah, Muhammed bin Abdullah (s.a.v) 'ı peygamberlikle şereflendirdi ve ona yakın akrabalarını uyarmasını emretti. Abbas onun çocukluk arkadaşı, dostu ve amcasıydı. Ancak babasından kalan liderliği ve rakiplerin göz diktiği Sikaye görevini kaybetmek istemeyen Abbas, kavmine ters düşmekten çekinerek başlangıçta İslam davetine icabet etmedi.

​Buna rağmen yeğenine olan sevgisi hiç eksilmedi. Onu bir kardeş, bir can dostu gibi koruyup kolladı. Öyle ki, Resulullah (s.a.v) Akabe gecesi Ensar ile buluştuğunda, Abbas henüz müşrik olmasına rağmen yanındaydı. İlk sözü Abbas aldı: "Ey Hazreç topluluğu! Muhammed’in aramızdaki yerini bilirsiniz. Onu kendi kavmimizden, bizimle aynı fikirde olanlara karşı koruduk. O, yurdunda izzet ve güven içindedir. Lakin o, size hicret etmeyi seçti. Eğer verdiğiniz sözü tutacaksanız ne ala; yok eğer onu teslim edip yarı yolda bırakacaksanız, şimdiden bırakın!"

​              ​Kureyş, Bedir Savaşı için toplandığında Abbas, yeğenine karşı savaşmak istemedi. Ancak toplumdaki konumu onu buna mecbur bıraktı. Hatta ordunun iaşesini üstlenen on iki kişiden biri oldu. Efendimiz (s.a.v) ise amcasının kalbindeki iyiliği biliyordu. Sahabesine: "Kimin yolu Abbas bin Abdülmuttalib’e düşerse onu öldürmesin, çünkü o baskı altında (zorla) çıkarılmıştır," buyurdu.

​              Savaş Müslümanların zaferiyle sonuçlandığında Abbas esirler arasındaydı. Onu esir alan, zayıf bünyeli Ebu’l-Yeser idi. Oysa Abbas, "boz deve" gibi iri yarı ve heybetli bir adamdı. Mekke’ye döndüğünde çocukları hayretle sordu: "Baba, Ebu’l-Yeser gibi bir adam seni nasıl esir alabildi?" Abbas: "Vallahi evlatlarım, üzerime atıldığında gözüme filden büyük göründü. Ellerimi bağladığında tırnaklarımdan kan damlayacak sandım. Hiç mukavemet edemedim," diyerek o andaki ilahi yardıma işaret etti.

​              ​Esir kampındaki ilk gecesinde Abbas’ın derinden gelen iniltileri Resulullah’ın (s.a.v) uykusunu kaçırdı. Sahabe, Efendimiz’in üzüntüsünü görünce sebebini sordu. "Abbas’ın iniltisi beni kederlendiriyor," buyurdu. Bunun üzerine bir sahabe gidip Abbas’ın bağlarını gevşetti. İnilti kesilince Resulullah endişeyle nedenini sordu. Durum anlatılınca, o eşsiz adaletini gösterdi: "Öyleyse aynı şeyi bütün esirlere yapın."

​Fidye vakti geldiğinde Abbas, malı olmadığını öne sürdü. Efendimiz (s.a.v) gülümsedi ve sordu: "Ya amca! Mekke’den çıkarken eşin Ümmü’l-Fazl’a emanet ettiğin ve 'Eğer başıma bir iş gelirse şu kadarı Fazl’a, şu kadarı Abdullah’a...' dediğin o mallar nerede?" Abbas donup kaldı. Çünkü bu sırrı Allah’tan başka kimse bilmiyordu.

​              Aradan yirmi yıl geçmişti. Abbas ve eşi Ümmü’l-Fazl bir gün Resulullah’ın erdemlerinden konuşurken, Abbas: "Ey Ümmü’l-Fazl, daha ne bekliyoruz? Neden Müslüman olmuyoruz?" dedi. Eşi sevinçle karşıladı. Vakit kaybetmeden Medine’ye doğru yola çıktılar. Cuhfe mevkiinde, Mekke’yi fethe giden muazzam bir orduyla karşılaştılar. Efendimiz (s.a.v) amcasını görünce: "Seni getiren nedir ey amca?" diye sordu. 

Abbas: "Allah ve Resulü’ne duyduğum arzu," dedi. Amcasının şehadet getirdiğini gören Efendimiz’in gözlerinden sevinç yaşları döküldü: "Ey amca! Benim nübüvvetim peygamberliğin sonu olduğu gibi, senin hicretin de hicretin sonudur."

​Abbas (r.a) o günden sonra tüm varlığını İslam’a adadı. Huneyn’de herkes dağılırken Resulullah’ın yanında bir aslan gibi durdu. Tebük Seferi’nde (Ceyşü'l-Usre) malını Allah yoluna döktü.

​              ​Efendimiz’den sonra Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, ona hep hürmet ettiler. "Kıtlık Yılı"nda (Âmu'r-Remâde) toprak kavrulup gökyüzü bakır rengine döndüğünde Hz. Ömer, halkı yağmur duasına çıkardı ancak yağmur yağmadı. Ertesi gün Hz. Ömer, yaşlanmış olan Abbas’ın yanına giderek: "Ey amca, bizimle çık ki Allah senin hürmetine bize su versin," dedi.

​Müslümanların önünde Abbas (r.a), sağında Hz. Hasan, solunda Hz. Hüseyin ve arkasında Hz. Ali ile duaya durdu. Hz. Ömer, Abbas’ın ellerinden tutarak: "Allah'ım! Amcanın hürmetine bize yağmur ver!" diye feryad etti. Abbas ellerini semaya kaldırdı, gözyaşları içinde yakardı. Daha duası bitmeden gökyüzü siyah bulutlarla kaplandı ve rahmet sağanak sağanak yağmaya başladı. Müslümanların gamı dağıldı, "Saki’l-Haremeyn"in (Harem’in su dağıtıcısı) elleriyle toprak suya kandı.

​Allah ondan razı olsun.

​Âlemlere rahmet olan Efendimiz’e (s.a.v) salât ve selam olsun.

Arapçadan tercüme : 

Abdülhamid Doğan

***

 

****