İSTEMEZ MİSİN EY ÖMER?
Hz. Ömer (ra), sessizce, dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (ra)'in hıçkırıkları O'nu (asm) uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, gören Hz. Ömer (ra) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Hz. Muhammed (asv) hayretle sorar:
Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?"
Ey Allah'ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah'ın Elçisisin... İzin versen de, biz de seni..."
Maksat anlaşılmıştır, Allah'ın Elçisi (asm), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı "
ayetini okuduktan sonra ekler:
İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim!.."
****
KİBİRLİ FARE
Küçük bir fare kocaman bir devenin yularını kapmış, eline almış, kibir ve gururla kurula kurula gidiyordu. Deve; uysal tabiatı sebebiyle, onunla yol alıp giderken fare, kendi küçüklüğünü göremeden;
"–Meğer ben ne müthiş bir pehlivanmışım, develeri sürükleyebilecek bir yiğitmişim!" diye böbürleniyordu.
Gide gide bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, kibrinin şaşkınlığı içinde donup kaldı. Onun kibrinin farkında olan deve ise, mânidâr bir şekilde;
"–Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden! Neden durakladın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzum değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalmak, sana yaraşır mı?" dedi.
Mahcup düşen fare, kekeleyerek şöyle cevap verdi:
"–Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su; boğulurum diye korkuyorum."
Deve suyun içine girip;
"–Ey kör fare! Su diz boyu imiş, korkmana gerek yok!" dedi.
Fare çaresiz ve mahcup itirafına devam etti:
"–Ey hünerli deve! Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderhâ gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Benimki gibi yüz tane dizi üst üste koysak, ancak senin bir dizin eder."
Bunun üzerine akıllı deve, fareye şu nasihatte bulundu:
"–Öyleyse, gurur ve kibre kapılıp bir daha terbiyesizlik etmeye kalkma; haddini bil! Bu yaptığını hoş görmeme aldanıp şımarma; çünkü Allah, şımaranları sevmez!..
Var git; sen, kendin gibi farelerle boy ölçüş!"
Artık, iyiden iyiye gerçeği anlayıp utanmış bulunan fare;
"–Tövbe ettim, pişman oldum. Allah için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir!" diye yalvardı.
Böylece deve, yine merhamet edip ona acıdı da:
"–Haydi! Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Zira vazifem, senin gibi yüz binlerce âcize hizmetten ibarettir." dedi ve fareyi nehrin öbür tarafına geçirdi.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî'de anlattığı bu hikâyede fare; başından büyük işler görmeye kalkışan, kendini başkalarından üstün gören, böbürlenen bir kişinin sembolüdür. Deve ise; sabırlı, tecrübeli, hünerli ve kâmil bir insanın remzidir.
****
HZ. İBRAHİM
İbrahim Peygamber misafirsiz yemek yemezmiş...
Her gün ya evine gelen misafirle sofraya oturur, yahut da çıkıp yollarda misafir bulur, getirip onlarla karnını doyururmuş. Bir gün yine yol kenarında misafir beklerken, yaşlı birinin eşek sırtında kendine doğru gelmekte olduğunu görmüş. Yaklaşan ihtiyar selâm verip yoluna devam ederken önüne çıkan Hazret-i İbrahim:
— Nereye gidiyorsun muhterem, buyur, birlikte bir çorba içelim, sonra yoluna devam edersin, demiş. Yaşlı adam itiraz etmemiş:
— Madem istiyorsun, davete icabet etmek gerekir, seni kıracak değilim ya., diyerek yolunu değiştirmiş, birlikte Hz. İbrahim'in hanesine gelmişler. Misafir odasının bir köşesine geçip oturan ihtiyar, az sonra ortaya serilen sofraya bakarak üzülmeye başlamış. İbrahim Aleyhisselâm:
— Baba, niçin üzüntülüsün? deyince:
— Evlâdım, ben ortaya serdiğin bu sofraya nasıl yaklaşayım? Elimden tut, beni sofraya kadar sürükle, demiş. Dediğini yapmış. İhtiyarın elinden tutup sofraya sürükleyerek getirmiş. Bu defa da bir başka mes'ele ortaya çıkmış. İhtiyar
— Hani nerede kaşık, tabak? Gözlerim pek iyi farketmiyor, demiş.
Bir eline kaşığı, bir eline de ekmeği veren İbrahim Aleyhisselâm, çorba dolu tabağı gösterip buyur etmiş.
Bir de bakmış ki, İhtiyar, titreyen eli ile tuttuğu kaşıktaki çorbayı döke döke ağzı yerine kulağına doğru götürüyor, sonra aklı başına gelince ağzına getiriyor. Ancak o zamana kadar da kaşıkta, birkaç damla kalan çorba, midesine gitmeden ağzından dökülüp sofraya saçılıyor. Bu üzücü hâli görünce dayanamayıp sormuş:
— Baba nedir bu hâlin? Neden böylesin?
İhtiyar cevap vermiş:
— Neden olacak, yaşlılıktan.
— Kaç yaşındasın? diye sormuş İbrahim Aleyhisselâm. Verdiği cevaba göre ihtiyarın yaşı kendisinden sadece iki sene fazlaymış. Bunun üzerine İbrahim Aleyhisselâm:
— Demek ki iki sene sonra ben de aynı yaşa gelecek, aynı duruma düşeceğim! diye düşünmeye başlamış. Bu defa ellerini açıp yalvarmış:
— Yâ Rab. bu duruma düşmek istemiyorum. Böyle yaşamaktansa ölüm daha güzeldir. Gönder meleğini, alsın ruhumu! İşte bu sırada sofra başındaki perişan ihtiyar birden ayağa fırlayıp:
— Hazır ol ey Allah'ın Nebisi, işte geldim, diyerek karşısına dikilmiş.
— Sen kimsin, ne diye karşıma dikiliyorsun? Meçhul İhtiyar cevap vermiş:
— Ben ruhları alan Azrail'im. Rabbim ölümün yaşlılar için ne kadar rahmet ve nimet olduğunu göstermek için beni sana gönderdi! İbrahim Aleyhisselâm kelimelere basa basa konuşmuş:
— Evet, her zamanki gibi bir daha inanıyor, iman ediyorum ki, ölüm, imanlı ihtiyarlar için, mihnetsiz, meşakkatsiz bir hayata geçiştir.
Azrail gibi emin ve sağlam birine bu sebeble ruhumu emniyetle teslim edebilirim.
Kaynak:Ahmed Şahin, Dini Hikâyeler, Cihan Yayınları, İstanbul 2006, s.
***
YAVUZ SULTAN SELİM
Yavuz Sultan Selim'in şu meşhur kıssası da bu gerçeği izah eder.
Bir gün Venedik elçisi (Antonio Jüstiniani) İstanbul'a gelir ve huzura çıkmak için izin ister. Bunun üzerine vezirler, eskiyen elbiselerini değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığı ile durumu Yavuz Sultan Selim Han'a bildirirler. Yavuz Sultan Selim bu isteği münasip görür ve izin verir.
Elçinin geleceği gün, bütün vezirler yeni elbiseleriyle padişahın huzuruna varırlar. Ancak gördüklerine inanmayarak dehşet ve hayrete düşerler. Zira Sultan Selim Han'ın üzerinde yine o eski ve sade elbiseleri vardır. Tahtına oturmuş, keskin kılıcını da çekip tahtın basamağına koymuştur. Karşı pencereden vuran gün ışığı karşısında kılıç parıl parıl parlamaktadır. Bütün vezirler Sultanın sade ve eski elbiseleri karşısında kendi yeni ve görkemli kıyafetlerinden utanırlar.
Nihayet elçi gelir ve görüşme gerçekleşir. Görüşmeden sonra Sultan Selim, Sadrazam'a bakarak:
"Paşa, var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?" der.
Sadrazam, padişahın emri üzere elçiye sorunca, şu cevabı alır:
"O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, Sultanı göremedim bile!"
Yavuz, tebessüm ederek, şahadet parmağı ile kılıcı gösterir ve:
"İşte kılıcımız küffarı kestikçe, kafirin gözü kılıcımızdan asla ayrılmaz ve bizi görmez. Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffar bizi hem hor görür hem de tepeden bakar." der.
***
Bu Kelle İçin mi Susacağım?
Sarsıcı Sır: Mısrî, zindana atıldığında ayaklarına ağır prangalar vurulur. Rivayet odur ki, o namaz kılmak için ayağa kalktığında, demir zincirler mum gibi erir ve ayaklarından boşanırmış. Muhafızlar her sabah zincirleri yenilese de Mısrî, "Siz benim bedenimi bağlayabilirsiniz ama ruhumun sahibiyle olan bağını koparamazsınız" diyerek sadece gülümsemiştir.
2. "Lâilaheillallah"ın Gizli Sırrı ve İdam Kararı
Mısrî, sıradan bir dervişin cesaret edemeyeceği bir şey yaptı. Bir vaazında kelime-i tevhidin (Lâilaheillallah) batıni bir manasını açıkladı. Dönemin uleması bunu "dinden çıkmak" olarak yorumladı.
Ona sordular: "Sen nasıl böyle bir şey söylersin? Başın gider!"
Mısrî'nin cevabı Şems'i hatırlatır:
"Benim başım zaten bende değil ki, giden ne olsun? Ben bu sırrı söylemek için bin yıl bekledim, bir kelle için mi susacağım?"
3. Padişaha Mektup: "Sana Gelen Belanın Habercisiyim"
Mısrî, sürgündeyken Padişah IV. Mehmed'e mektuplar yazar. Bu mektuplar rica minnet değil, birer uyarı fişeğidir. Bir mektubunda şöyle der:
"Sen beni bu adaya hapsettiğini sanıyorsun. Oysa ben burada hürüm, hapis olan sensin. Çünkü sen sarayının içinde nefsinin ve dalkavuklarının esirisin. Çok yakında tacın elinden alınacak!"
Gerçekten de kısa bir süre sonra padişah tahttan indirilir. Mısrî'nin "Celal" sıfatı o kadar güçlüdür ki, onunla uğraşan devlet adamlarının sonunun hep hüsranla bittiği anlatılır.
4. Şems ve Hallac'ın Varisi: "Ben O'yum"
Niyâzî-i Mısrî, şiirlerinde (Divan'ında) Şems ve Hallac-ı Mansur'un mirasını en uç noktaya taşır. Bir beytinde şöyle der:
"Zat-ı Hakk'ta mahv olanlar 'Enel-Hakk' (Ben Hakk'ım) derler elbet,
Mansur'u asanlar bilmezler ki dar ağacındaki kimdir?"
Ona göre asılan Mansur değil, asanların kendi cehaletiydi. Mısrî, kendi bedenini bir elbise gibi görürdü. Hatta öldüğü gün, vasiyetine uygun olarak ayaklarındaki prangalarla gömülmek istemiştir. Neden mi?
Kıyamet günü Allah'ın huzuruna çıktığında, adaletsizliğin ve zulmün bir kanıtı olarak o zincirleri şahit tutmak için. Bir dervişin, kendisine zulmeden bir devlete verdiği en ağır ve "sarsıcı" cevap budur.
Mısrî'nin "Aslan" Tavrı
Mısrî, tıpkı Şems gibi, insanların maskelerini düşüren bir aynaydı. Saray dervişliğine, "sofu" görünümlü yobazlığa savaş açmıştı.