GÜLYAĞI
Çok eski zamanlarda Isparta taraflarında bir gülyağ imalatçısı vardı. Oldukça zengindi. O yıl tam kırk deve yükü gülyağı çıkarmıştı gül bahçesinden. Bu gülyağlarını kırk deveye yükleyip, biricik oğlunu karşısına aldı. - Dinle beni oğlum, dedi. Bu yıl gülyağlarını satmaya seni gönderiyorum. Gidip satacaksın. Fakaaaaaaat.. Evet işin bir fakatı var. Bu gülyağlarını çok zengin bir kişiye satmanı istiyorum. alıcının zenginliğini şöyle anlayacaksın. Yalnız bir kişi alacak. Bir kaç kişi toplanıp almayacaklar. Sonra alan kişi bir çeşit para verecek. Öyle karışık para vermek yok. Hepsi onluk ya da hepsi beşlik olacak.
Oğlu bunları işitince güldü : - Anladım babacığım, dedi. Bu yıl yağları senin satmaya niyetin yok. Haydi akıllının biri çıkıp aldı diyelim fakat kırk deve gülyağı bu baba. Bunu ödeyecek parası olsa bile aynı cinsten olmalarını nasıl sağlayacak. Bu kadar bol parayı nereden bulacak bu adam.
-Bilmem dedi adam. Benimkisi de merak. Memleketin en zengin adamını anlamak dileğindeyim. Sen hele bir cık yola.
Delikanlı peşinde kırk deve yükü gülyağıyla yola cıktı. Aylarca dolaştı. Evet müşteri çıkıyor, fakat bu müşteriler babasının şartlarına uygun olmuyordu. Ya beş altı kişi toplanıp alalım diyorlar ve ya aynı cinsten parayı işitince, " sen delirdin mi ? " diye soruyorlardı. Delikanlı, en son olarak bir şehre uğradı. İndiği handa gülyağına çıkan müşterilere şartlarını peşin peşin söyledi. İşitenler dudak büküp ayrıldılar. Gece tam yatacağı sırada bir adam geldi. -Bak, dedi gelen. Senin gülyağlarının şöhretini duydum. Satışta ki şartlarını da ısıttım. Ben alıyorum mallarını. Al su parayı. Yarın falan yere gül yağlarını yıkacaksın.
Delikanlı kulaklarına inanamıyordu. Sabahleyin kırk deveyi peşine takıp tarif edilen yere gitti. Akşamki alıcı ondan önce gelmişti. Orada bir inşaatın basında idi.
-Hoş geldin. Gülyağlarını şuraya dökeceksin ben yerini hazırlattım. Buraya bir cami yaptırıyorum. çok güzel olacak. Onun için harcına su yerine gülyağı kullanacağım. Böylece yarın öbür gün camiye girip namaz kılan Müslüman kardeşlerim güzel kokular içinde ibadet edecekler.
Kırk deve yükü gülyağına kumlarla yapılmış havuzun içine döktüler. Delikanlı paralarını alınca hep beşlik olduğunu gördü. Bu adamın zenginliğinin verdiği şaşkınlık içinde memlekete dönüp durumu babasına anlattı.
Babası çok sevinmişti. -Yaşa be oğlum. Merakımı giderdin. İnşallah ilk fırsatta o memlekete gidip o zengin o hayırsever kişi ile tanışacağım. Aradan uzun yıllar geçti. Gülyağcı hala vakit bulamamış o zenginle tanışamamıştı.
Nihayet bir gün o memlekete geldi. Hemen gülyağı kokan camiyi buldu ve birisine sordu. -Arkadaş ben yabancıyım. Bu camiyi yaptıran zengini görmeye geldim. Acaba nerededir konağı ? Karsısındaki şöyle yarım dudakla gülüp : - Sorma dedi. Simdi onda ne konak var ne saray ne de zenginlik. Hepsini tüketti, sıfıra indi. Anlayacağın iflas etti.
-Nasıl olur diye sordu beriki. Öyle zengin öyle hayırsever birisi ?
-Zengin, hayırsever simdi garip biri oldu. Sen ille görmek istersen çarsı hamamının külhanına (ateş odasına) git. Onu orda görürsün.
Yabancı hamama gitti. Ateş yanan yere acılan kapıyı bulup içeriye girdi. İçerde büyük bir ocak basında sakallı bir adam vardı. Ocağa odun atıyordu.
Merdivenleri inip : -Selamün aleyküm, diye seslendi.
Ocağın başındaki hiç cevap vermedi. Yabancı selamını üç kere tekrarladı. Yine cevap yok. Biraz bekledi. İste o zaman ateşçi ihtiyar : -Ve aleyküm selam, diye karşıladı. Kusura bakma hem odun atıyor hem de dua okuyordum. Buyurun bir isteğiniz mi var ? Benim buraya yıllardan beri ilk defa ziyaretçi giriyor.
Adam,ı bu zavallının haline acıdı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. -Şey ! Sen hani şu camiyi yaptıran değil misin ?
-Benim ! Ya sen kimsin ?
-Ben de ne söyleyeyim, sana gülyağlarını satan delikanlının babasıyım. Seni görmek için buraya geldim.. Amaaa...
-Yooo yooo ağlama, diye atıldı ateşçi. Ağlama. Zira ben düşmeyi hakettim. Niçin mi ? Bak anlatayım. Dünya parası ıle çok şımarmıştım. Hele öylesine bir cami yaptırıp vakıflara hediye ettikten sonra kendimi çok büyük ve kudretli biri sandım. Bir gün işte o camiden çıkıyordum. Avlu kapısının orda yere düşürülmüş yarım dilim ekmek gördüm. Ekmeği eğilerek alıp öpmem ve bir kenara koymam gerekirdi. Fakat dedim ya gururlanmıştım. Artık eğilmeyi kendime yediremeyip ekmeği ayağımla söyle dürttüm ve kenara ittim. İste o saatten sonra islerim tersine döndü. Seldi, yangındı, hırsızlıktı, çökme idi, yıkılma idi, hepsi basıma geldi. Altı ay içinde o yarım dilim ekmeğe muhtaç düştüm. Sonra iste burada günde yarım ekmek karşılığında bir is buldum.
Gülyağı imalatçısı gözyaşlarını sildi - Gel ,i seni kurtarayım. Yardım elini uzatıp eski günlerine döndüreyim seni, dedi.
- Hayır dedi ateşçi hayır.. Ben bir gururlanma ile ekmeğe, o nimete ayak vurmanın cezasını bu dünyada çekmek istiyorum. Burada ateşte yanayım ama yarın cehennemde değil. Sen halimden ibret al yeter..
***
Patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum
Padişahın biri patlıcanı pek severmiş.
Sofrada patlıcan musakka varsa keyfi yerine gelir,
"Şu patlıcan musakka ne kadar lezzetli!" dermiş.
Dalkavuk da hemen atılırmış:
"Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu aktı. Olsa da yesek…"
Bir gün padişah imambayıldıdan söz etmiş.
Dalkavuk yine hazırmış:
"Padişahım, bunu icat edenin mekânı cennet olsun. Enfes bir nimet!"
Padişah patlıcandan söz açtıkça, dalkavuk onu göklere çıkarır,
patlıcanı neredeyse nimetlerin şahı ilan edermiş.
Gel zaman git zaman, padişah patlıcandan nefret eder olmuş.
Sofrada bırak yemeğini,adı bile anılmasın istemiş.
"Şu patlıcan musakkayı nasıl yiyorlar, aklım almıyor!" dediğinde,
dalkavuk hiç gecikmemiş:
"Aman padişahım, haklısınız. Bunun yenilmesi bile yasaklanmalı!"
Bir başka gün padişah:
"İnsanlar patlıcan salatasını nasıl yiyor, hayret ediyorum!" deyince,
dalkavuk sözünü kesercesine atılmış:
"Padişahım, bunlarda damak zevki yok. En iyisi patlıcanın ekimini bile yasaklamak!"
Bu hâli gören biri dayanamamış.
Padişahın olmadığı bir vakit dalkavuğa sormuş:
"Yahu! Dün patlıcanı överdin, bugün yerden yere vuruyorsun.
Bu nasıl bir değişim?"
Dalkavuk gülümseyerek cevaplamış:
"Bana bak arkadaş…Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum."
****
Hallac-ı Mansur hz. k.s başlangıçta riyazet yapmaktaydı. Bir abası vardı. Yirmi sene üzerinden çıkarmamıştı. Bir gün haksız olarak abayı üzerinden çıkardılar. Ona çok miktarda bit düştüğünü gördüler. Bunlardan birini tarttılar yarım danek geldi.
Boynunda dolaşan bir akrep gördüler onu öldürmek istediler ama o,-Elinizi ondan çekin, zira o on iki senedir boynumuzda dolaşmakta olan bir ahbabımızdır dedi.
Bir gün Semerkandlı Reşidi hurd, Kabe'ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda bir meclis kurup vaaz veriyordu. Hallac-ı Mansur k.s hz. de 400 sufi ile çöle çıkmıştı. Bir kaç gün geçti ama gıda namına birşey bulamadılar. Ve Hallac-ı Mansura k.s,-Bize kızartılmış kelle lazım dediler.
Hallac-ı Mansur k.s onlara,-oturunuz dedi. Sonra elini arkaya attı, her birine bir kızartılmış kelle ve iki çörek verdi.
Bize taze hurma lazım dediler.
Hallac-ı Mansur k.s hz. kalktı ve,-Beni bir ağaç gibi sallayınız, dedi. Onlarda onu ırgaladılar. Ondan taze ve yaş hurma yağmaya başladı. Bundan doyana kadar yediler. Sonra yolda sırtını hangi dikene yaslasa o diken taze hurma verirdi.
Bir süre sonrada incir istediler. Bunun üzerine elini havaya uzattı ve önlerine bir tabak taze incir koydu. Diğer bir seferinde helva istediler. Bir tabak şeker gibi sıcacık helvayı önlerine koyunca,
-Bu Bağdat'ta ki babüttakın helvasıdır, dediler.
Hallac-ı Mansur k.s hz. onlara,-Bizim için çöl ne Bağdat ne ! dedi.
Bir kere çölde yanında 4000 kişi vardı. Mekke'ye kadar giderek sıcak güneşin altında Kabe'nin karşısında bir sene çıplak olarak durdu. Uzuvlarının yağı buradaki taş üzerine aktı, derisi değişti ama oradan kıpırdamadı. Her gün önüne bir somun, bir testi su getirip koyuyorlardı. Somunun kıyısından köşesinden kopardığı ekmek parçalarıyla iftar edip geriye kalan kısmını testinin üzerine koyuyordu.
Sarığının arkasında bir akrep yuva yapmıştı. Sonra Arafat'ta,-
Ey hayrette kalanların delili dedi. Herkesin dua ettiğini görünce o da gitti. Başını bir kum tepesinin üzerine koydu. Herkes geri döndüğünde bir ah çekti dedi ki,
-İlahi ya Rabbi ! Bütün tespih edenlerin tespihinden bütün la ilahe illallah diyenlerin tahlilinden ve bütün fikir sahiplerinin tefekküründen seni tenzih ve takdis ederim ! İlahi ! Sen bilirsin ki ben şükürden acizim dedi ve oradan kayboldu !
**Formun Üstü
HİRİSTİYAN BİR ANNENİN FERYADI :
"Neredesin ey Muhammed?
1953 yılının 19 Kasımı 20 Kasıma bağlayan gece., Mevlid-i Nebevi gecesi. Lübnan'ın güneyindeki Sayda şehrinde…
Her yıl olduğu gibi, Müslümanlar Peygamber Efendimizin (SAV) doğum gününü kutluyordu.
O dönemde Lübnan'da bu kutlamaların bir parçası da havaya ateş açmak gibi yaygın bir gelenek vardı.
Ne var ki, o gün sıkılan mermilerden yorgun bir mermi, şehirde tanınmış Hristiyan bir aile olan Ğattas ailesinin genç kızının başına isabet etti.
Mahalleli panikle kızı Dr. Ğassan Hammud Hastanesi'ne götürdü.
Fakat doktorlar müdahalede yetersiz kaldı ve aileye:
"Durumu çok ağır, derhal Beyrut'taki Amerikan Üniversitesi Hastanesi'ne götürün." dediler.
Kız hemen Beyrut'a sevk edildi.
Lübnan'ın en meşhur doktorları, Amerikalı bir tıp ekibiyle birlikte odada toplandı.
Fakat kızın başındaki delik çok büyüktü, kanama her geçen dakika artıyordu.
Tüm çabalar tükendi ve umutlar sönmeye başladı.
Ve o anda, Hıristiyan olan kızın annesi çaresizlik içinde haykırıyordu;
"Neredesin ey Muhammed? Neredesin ey Müslümanların peygamberi dedikleri kişi!
Gel de ümmetinin kızıma ne yaptığını gör!
Senin ümmetin senin doğum gününü kutlarken benim kızımı öldürdü!"
Kızın annesinin gözyaşları dinmiyor, feryadı hastanenin duvarlarında ve koridorlarında yankılanıyordu.
Tam o sırada doktorlar kendi aralarında
"Anneye söyleyin… Girsin, kızına son kez görsün ve kızına veda etsin."şeklinde bir karar aldılar ve bunu annesine söylemesi için içlerinden birini dışarı gönderdiler.
Bu söz annenin yüreğine bir hançer gibi saplandı.
Bacakları titredi, ayakları bedenini taşıyamaz oldu ve olduğu yere yığıldı. Sonra zorlukla ayağa kalktı ve ağır adımlarla, ömrünün en zor anlarına doğru yürüdü.
Titreyen elleriyle kapıyı açtı…
Ve işte o an…Evet işte o an adeta zaman donmuş ve kızı gözlerinin önünde
yatakta doğrulmuş, çığlık atıyordu:
"Anne kapıyı kapat! Anne kapıyı kapat. Çabuk anne! Çıkmasına izin verme!
Anne, ne olur onu tut, gitmesine izin verme!" diyordu.
Anne donup kalmıştı.
Kızının ölüm döşeğinde olması gerekirken bu ne hâldi?
Neydi bu sözler?
Kimden bahsediyordu?
Bu nasıl bir mucizeydi?
Şaşkınlık içinde güçlükle sordu:
"Kızım, kimi tutayım? Kimden bahsediyorsun?"
Ve o cevap…
O anda odadaki herkesi olduğu yerde donduran o söz:
"Anne… O, Muhammed'di. Allah'ın Resulü!
Odaya geldi…
Başımın üstüne elini koydu…
Yaram kapandı… Kan durdu…
Sen kapıyı açınca da çıktı gitti."
Anne şaşkındı. Ne yapacağını bilemiyordu.
Bu sözleri duyan anne, gözyaşları içinde kalbine bir sıcaklık bir ılıklık geldi ve şahadet getirerek İslam'la müşerref oldu.
Ardından oradaki herkes…
Ğattas ailesinin tamamı o gün Müslüman oldu.
Ayrıca olayın şahidi olan Amerikalı doktorların bulunduğu bir grup da İslam'ı kabul etti.
İşte İslam böyle bir dindir…
Hıristiyan bir annenin "Ey Muhammed" feryadı boşta kalmadı; cevap, feryadın içinde gizliydi…
Lübnan'ın büyük bir kısmı bu olayı hâlâ hatırlar.
Arapçadan tercüme: