Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı (1873 – 1936)

Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul’da doğdu.

Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı (1873 – 1936)

 

                       Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi, Emine Şerif Hanım; babası ise Mehmet Tahir Efendi’dir. Mehmet Akif, Fatih Merkez Rüştiyesinin ardından Mülkiye Mektebinin lise kısmına başladı.Burada edebiyat öğretmeni İsmail Safa Bey’den ilgi gördü. Ardından Baytar Okulunu bitirdi. Veteriner olarak Arabistan ve Rumeli bölgelerinde görev yaptı. II. Meşrutiyet döneminde İstanbul’da üniversite öğrencilerine edebiyat dersleri verdi. Bir ara Almanya’ya gitti ve bu sırada I. Dünya Savaşı çıktı.

Ulusal Kurtuluş Savaşı başlayınca 1920’lerde Anadolu’ya geçti. Burdur milletvekili olarak parlamentoya seçildi. Milli mücadele süresince köy meydanlarında, camilerde vaazlar verdi. Meclis’in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921’de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart 1921 yılında birinci TBMM tarafından milli marşımız olarak kabul edildi.

Ardından Mısır’a gitti. Ölümüne yakın Türkiye’ye döndü. Mehmet Akif Ersoy,  27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Mezarı Edirnekapı Şehitliği’nde yer almaktadır.

Mehmet Akif Ersoy’un Edebî Kişiliği

Mehmet Akif, başlangıçta Ziya Paşa, Namık Kemal ve Muallim Naci’nin şiir Anlayışlarını benimsedi.Fransız edebiyatçılardan Victor Hugo ve Lamertine gibi şairleri de zevkle okuduğu bilinmektedir.

Şiirlerinde aruz ölçüsü kullandı. Konuşma diline yakın bir anlatımla güçlü sembollerde ve hikaye tekniğiyle ördüğü şiirleriyle beğeni topladı.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un tüm şiirleri Safahat adı altında basılmıştır.

Mehmet Akif Ersoy’un Eserleri

» Safahat (Başlangıç 1911, tamamlanma 1933. Ömer Rıza Doğrul, Akif’in kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek Safahat’ı 1943’te tekrar yayınladı.)
» Kastamonu Kürsüsünde (1921)
» Kur’an’dan Ayet ve Hadisler (1944)

 

 

               ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? 
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! 
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı! "
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1) 
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2) 
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada! 
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; 
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ! 
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; 
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; 
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; 
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; 
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; 
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler! 
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; 
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman? 
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? 
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer; 
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; 
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3) 
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? 
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; 
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; 
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; 
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4) 
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; 
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; 
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem; 
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy   

 

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; 
O benimdir, o benim milletimindir ancak. 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! 
Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet, bu celal? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal... 
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal! 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? şaşarım! 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. 
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar, 
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar? 

Arkadaş! yurduma alçakları uğratma, sakın. 
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın... 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı: 
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı. 
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı: 
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda! 
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. 

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli: 
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli. 
Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli, 
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım, 
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım, 
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım; 
O zaman yükselerek arşa değer belki başım. 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal. 
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet; 
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

MEHMET AKİF ERSOY