Bir Bardak Su... ​

Bir Bardak Su...  ​

1914 yılının Aralık ayı sonlarıydı. Allahuekber Dağları'nın zirvelerine doğru tırmanırken, tipinin şiddeti artık insanın nefesini kesiyordu.

 Bir Bardak Su...

            1914 yılının Aralık ayı sonlarıydı. Allahuekber Dağları'nın zirvelerine doğru tırmanırken, tipinin şiddeti artık insanın nefesini kesiyordu. Ali Rıza Bey, bölüğünden geriye kalan bir avuç askerle birlikte diz boyu karın içinde yol açmaya çalışıyordu. O sırada, yol kenarında karın içine yarı gömülmüş, kıpırdamadan duran bir asker gördü.

​Yanına yaklaştığında, askerin henüz çok genç olduğunu ve gözlerinin açık, gökyüzüne doğru baktığını fark etti. Askerin adı Mehmet’ti. Ali Rıza Bey, Mehmet’in elini tuttuğunda parmaklarının birer buz parçası gibi sertleştiğini hissetti. Mehmet, zorlukla dudaklarını kıpırdatarak fısıldadı:

​"Kumandanım, cebimde bir miktar şekerli su var. Onu arkadan gelen arkadaşlara verin... Onlar yürümeye devam etsin, ben biraz burada dinleneceğim."

​Ali Rıza Bey, Mehmet’in aslında ölüme yattığını anlamıştı. Çantasındaki matarayı çıkardı, içindeki suyu ısıtmak için göğsüne bastırdı ama su çoktan buza dönmüştü. Mehmet, o son anında bile kendi canının derdine düşmemiş, geriden gelecek ve belki de kendisinden daha kötü durumda olan arkadaşları için cebindeki son enerjiyi (şekerli suyu) bırakmak istemişti.

​Ali Rıza Bey anılarında o anı şöyle anlatır:

"O gece dağın yamacında konaklamak zorunda kaldık. Ateş yakacak tek bir dal parçası yoktu. Askerlerime birbirlerine sarılmalarını emrettim. Sabah olduğunda, birbirine sarılmış yedi askerin bir daha uyanamadığını gördüm. Onlar donarken bile birbirlerini ısıtmaya çalışmışlardı. Mehmet’in o şekerli suyu ise cebinde donmuş bir buz kütlesi olarak kaldı. O suyu içecek kimsenin mecali kalmamıştı. O an anladım ki, biz sadece Rusla değil, kainatın en sert kışıyla ve kendi kaderimizle savaşıyorduk."

​Ali Rıza Bey, bu olayın ardından yıllarca Sarıkamış'taki o "beyaz sessizliği" unutamadığını, her kar yağdığında Mehmet'in o son vasiyetini ve cebindeki donmuş şekerli suyu hatırladığını dile getirmiştir.

***

 

                                       HAC YOLCULUĞU 

 

                  Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır. Rüyasında semadan iki melek iner. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

-Bu sene 600 bin kişi haccetti. Fakat hiçbirinin haccı kabul edilmedi, ancak Şam’da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine Allahü Teala hepsinin haccını kabul etti... Abdullah bin Mübarek uyanınca, merak ve hayret içindedir. Ali bin Muvaffak’ı yakından tanımak için hemen Şam’a gider ve onu bulup der ki:

- Sen nasıl bir hac yaptın da senin hürmetine Allahü Teala hepsinin haccını kabul etti?

-Bir yanlışlık var. Hacca niyetlendim fakat gidemedim.

-Nasıl olur, bu durumu bize anlat!

-Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Bu zaman içinde eskicilikten 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Yola çıkacağım güne yakın bir zamandı. Evimizi et kokusu sardı. O sıralar hamile olan eşim bana;

-Komşudan et kokusu geliyor; canım çekti bana bir parça et ister misin? dedi. Komşuma gittim. Durumu anlatınca komşum ağlamaya başladı:

“BU ET SİZE HARAMDIR!..”

- Bu pişen et, yolda ölü olarak bulduğum bir hayvana aittir. Bundan, yedi gündür aç olan çocuklarımın ölmeyecek kadar yemeleri helaldir, size ise haramdır. Helal bir gıda bulamaz isem, mecburen onu yedireceğim, dedi.

Ali bin Muvaffak der ki:

-Komşumun anlattıkları içimden bir parça kopardı. Bin bir zorlukla biriktirdiğim 300 dirhemi ağlayarak ona verdim; “Yazıklar olsun bana ki, sen aç iken halinden haberdar değilim. Hakkını bana helal et” dedim...

Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek:

-Rabbim bana rüyada bu hakikati gösterdi! dedi...

Ali bin Muvaffak hazretlerine bir zaman sonra hacca gitmek nasip oldu. Kâbe-i muazzam ayı tavaf ettikten sonra Altınoluk’un hizasında oturup tefekküre daldı. “Acabâ Allahü teâlâ indinde hâlim nicedir?” diye düşündü. Bu hâlde iken kendinden geçti uyudu. Rüyasında kendisine;

“Ey Ali bin Muvaffak! Elbette sen evine sevdiğini ve seni seveni davet edersin. Biz de sevdiğimizi çağırırız” denildi. Uyandığında sevinç içinde “Allah” diyerek son nefesini verdi.

 

 

 

                 Vaktiyle üç kişi vardı: Biri ala tenli, biri kel biri de ama.

Allah bunları imtihan etmek istedi. Bu maksatla onlara (İnsan suretinde) bir melek gönderdi.

Melek önce ala tenliye geldi ve en çok neyi seversin? dedi.

Adam: Güzel bir renk, güzel bir cilt, insanları benden

tiksindiren bu halin gitmesini ! Dedi.

Melek onu meşhetti. derken çirkinliği gitti. Güzel bir cilt sahibi

oldu.

 Melek ona tekrar sordu:Hangi mala kavuşmayı seversin? Deveye!. Dedi adam, anında ona on aylık hamile bir deve verildi.

Melek: Allah bunları sana mübarek kılsın deyip (kaybol du)

Ve kelin yanına geldi.

En ziyade istediğin şey nedir? dedi, 

Adam:Güzel bir saç ve halkı ikrah ettiren şu halim benden gitmesi !.

Dedi. 

Melek keli elleriyle meşhetti, adamın keli gitti.

Kendisine güzel bir saç verildi. Melek tekrar: En çok hangi

malı seversin ? diye sordu 

Adam:Sığırı!. Dedi. Hemen kendisine hamile bir inek verildi.

Melek: Allah bu sığırı sana mübarek kılsın !. Diye dua etti..

Ve amanın yanına gitti. Ona da: En çok neyi seversin?

diye sordu. 

Adam:Allah,ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi !. Dedi.

Melek onu meşhetti ve Allah da gözlerini anında iade etti.

Melek ona da: En çok hangi malı seversin ? diye sordu. 

AdamKoyun !. Dedi. derhal doğurgan bir koyun verildi.

Derken sığır ve deve yavruladılar, koyun da kuzuladı.

Çok geçmeden birinin bir vadi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu.

Sonra melek, ala tenliye, onun eski hali ve heyetine bürünmüş olarak geldi ve: Ben fakir bir kimseyim, yola devam imkanlarım

kesildi. Şu anda Allah ve senden başka yardım edecek kimse

yok!. Sana şu güzel rengi, şu güzel cildi ve malı veren Allah

aşkına bana bir deve vermeni talep ediyorum ! Ta ki onunla

yoluma devam edebiliyim !. dedi. Adam:

(Olmaz öyle şey, onda nicelerinin) hakları var !. Dedi ve yardım

talebini reddetti. Melek de: Sanki seni tanıyor gibiyim!. Sen ala

tenli, herkesin ikrah ettiği birisi değil miydin?. Allah sana

(Sıhhat ve mal) verdi dedi. Adam:

(Çok konuştun!) Ben bu malı büyüklerimden tevarüs ettim!.

Diyerek onu tersledi. Melek de:

(Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin!) Dedi ve onu

bırakarak kel,in yanına geldi. Buna da onun eski halinde kel birisi olarak göründü. Ona da öbürüne söylediklerini söyleyerek

yardım talep etti. Buda önceki gibi talebi reddetti. Melek buna da:

(Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin !) Deyip ağma,

ya uğradı. Buna da onun eski hali heyeti üzere (yani bir ama olarak) göründe. Buna da:

(Ben fakir bir adamım, yolcuyum) yola devam etme imkanım

kalmadı. Bu gün evvel Allah sonra senden başka bana yardım

edecek yok!. Sana gözünü iade eden Allah aşkına senden bir

koyun istiyorum: Ta ki yolculuğuma devam edebiliyim!. Dedi

ama cevaben:

(Ben de ama idim. Allah gözümü iade etti, fakirdim (mal verip) zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak!. Vallahi, bu gün Allah

adına her ne alırsan, sana zorluk çıkarmayacağım!. Dedi

Melek de: Malın hepsi senin olsun!. Sizler imtihan oldunuz.

Senden memnun kalındı ama diğer iki arkadaşın gazap edildi.

(dedi ve gözden kayboldu)

Dualarınızda beni de bulundurmayı unutmayın.

Allah cümlemizden razı olsun inşallah..

Vaktiniz hayırlı olsun..

 

 

AKŞEMSEDDİN İLE MEHMET 

 

           Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı. Hocası kendisine kızdığı zaman hemen “Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu. Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu. Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi.

Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı. “Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi. Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya. Padişahım oğlunuz, ciğer pareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar.

Mehmet ve Öğretmeni 150×150 Mehmet ve Öğretmeni

Mehmet ve Öğretmeni

II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı. Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi.

Ertesi gün yine derste  Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi. Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi. Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.

Olaylar karşısında Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Mehmet allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. Plan muhteşem bir şekilde işlemişti. O günden sonra  Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı.

İşte akşemsettinin kulağına fısıldanan muhteşem plan,işte çocuk eğitimi.işte onlar, işte biz….

Koskoca padişah sırf çocuğunu terbiyesi için gözünü kırpmadan tokat yemeği göze almıştı…