KOZADA BAYRAM

     KOZADA BAYRAM

Kozada büyük bir mutluluk yaşanıyordu. Bütün dualar, ziyafetler dünyaya yeni gelen küçük tırtıl içindi. Minik tırtıl birbirinden güzel kelebeklerin kucağında dolaşırken, çirkinliğinin farkında değildi.

 

                   KOZADA BAYRAM 

 

         Kozada büyük bir mutluluk yaşanıyordu. Bütün dualar, ziyafetler dünyaya yeni gelen küçük tırtıl içindi. Minik tırtıl birbirinden güzel kelebeklerin kucağında dolaşırken, çirkinliğinin farkında değildi. 

Anne kelebek, çok güzeldi. Beyaz kanatları, kırmızı noktalarla süslenmişti. Bakmaya doyulmayacak kadar güzeldi. Yavrusu da, o denli çirkindi. Anne kelebek için minik tırtıl güzeldi. Gelen konuklara 

      “bakın ne güzel. Büyüyünce daha güzel olacak.” Dedi. 

Minik tırtılı kucağına alan misafirler, 

      “çirkin ama sevimli. Hepimiz öyle değil miydik?”

Hediye paketlerini anne kelebeğin yaptırdığı sepete bıraktılar. Anne kelebek, konuklar için hazırlattığı özel şerbetten ikram etti. 

         Minik tırtıla ad bulmak için misafirler adeta birbirleriyle yarışa girdi. Birinin taktığı ismi diğeri beğenmeyerek kendi bulduğu ismin daha çok yakışacağı yönünde tartışma çıktı. Sarı renkli kelebek diğerlerine oranla daha inatçıydı. Bulduğu isimde ısrar etti.

     “İnci! Bence adı İnci olmalı. Çünkü minik tırtıl büyüyünce İnci gibi olacak. Sonra sizin taktığınız isimlerle utanabilir. Ne öyle, “Uyuşuk, Yumuşak,” sevmedim. Sevmedim bu isimleri.”

Anne kelebeğin kulağına eğilerek,

     “bunların hepsi cahil. Bir şey bilmiyorlar baksana taktıkları isimlerden belli. Bu konuda sana çok kızıyorum ne diye bunları çağırırsın, anlamam ki!”

Söyledikten sonra minik tırtılı kucağına aldı. Gözlerini inceledi. Sonra ağız kenarlarına, ayaklarına baktı. Mini minnacık ayaklarını birbiri üstüne çıktığını izledi. Yüksek sesle güldü. 

        Anne kelebek, minik tırtılın büyüyüp serpilmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Ne zaman kendileri gibi güzel bir kelebek olacağını hesap ediyordu. Her defasında da, göremeyeceğini, öleceğini düşünüp kasvete kapılırdı. 

         Mavi kanatlı kelebek, kapıda göründü. İnce, yumuşak sesiyle,

     “bensiz eğlencemi yapıyordunuz? Hiçbir eğlence, bensiz olmaz.”

Anne kelebek, kanatlarını çırparak,

     “oo mavi kelebek, bu nasıl söz! Sen olmadan başlar mıyız?”

Yavru tırtılı, mavi kelebeğin kucağına verdi. Mavi kelebek tırtılı öptü. Tırtıl, ne olduğunu anlamadı. Kucaktan kucağa dolaşmak başını döndürdü. Gözleri uykuyla doldu.               

Mavi kelebek, uyuyan tırtılı bir kez daha öptü ve yatağına yatırdı. Hediye paketini de sepete attı. İkram masasına geçti. Yiyecekleri süzmeye başladı. Bin bir çeşit tatlıyı görünce, ağzı sulandı. Tatlıların tadına bakmaya başladı. Birbirinden güzel olduklarını söyleyip, tırtılın doğduğuna sevinip, dua etti. 

Tatlı hayattır deyip, gül şerbetinden içti. Anne kelebeğe teşekkür ederek, yavrunun adını sordu. O sırada sarı kelebek söze karıştı.

     “hiç heveslenme. Onun adını ben koydum İnci. İnci canım. İnci gibi parlak olacak. Her birimiz bir zamanlar onun gibiydik. Zaman içerisinde serpilip geliştik. Şimdi herkesin gözleri üzerimizde.”

Mavi kelebek, başını kaldırıp, sarı kelebeğe baktı. 

     “ bir şey demiyoruz canım! Yavrunun adını sormuştum. Adını kim verdiğini, neden ad verdiğini sormadım. Sadece yavrunun bir adı olup olmadığını merak ettim.”

Anne kelebek tartışmanın daha fazla büyümemesi için her iki kelebeğe de, tatlı ikram etti. Kelebekler kanatlarını süzerek kendilerine ayrılan yere geçti. Anne kelebek, dostlarını bir arada görmenin mutluluğuyla elindeki şerbet kadehini kaldırarak, 

     “sevgili dostlarım. Beni bu mutlu günümde yalnız bırakmadığınız için çok teşekkür ederim. Ben ve yavrum İnci, bugünü hiç unutmayacak.”

Dostları hep birlikte kelebek şarkısını bir ağızdan söyledi. 

     “biz sevimli güzel kelebekleriz;       

        Doğduğumuzda çirkin olur, 

        Sonra güzelleşiriz;

        Büyük kanatlarımızı da mutlulukla çırparız;

             Yaşasın! Yaşasın! Hey yaşasın!

         Biz sevimli kelebekleriz,

         Kanat çırpar, neşe saçarız,

         Her tarafta seviliriz.

         Her güçlüğü aşarız, biz sevimli kelebeğiz.

              Yaşasın! Yaşasın! Hey yaşasın       

Anne kelebek dostlarının yanında gözyaşlarını tutamadı. Kendi tırtıl hali aklına geldi. Acaba annesi gri kelebek de, böyle mi sevinmişti? Ağlamaklı sesle,

      “hepinize bir kez daha teşekkür ediyorum. Beni çok mutlu ettiniz. Yavrumu, her biriniz kucaklayıp, öptünüz. Biliyorum biz kelebeklerin en zor süreci başlamış oldu. Her birimiz aynı duyguları taşırız. Tırtıllığı pek sevmeyiz. Bir an önce kelebek olmak için mücadele ederiz. Belli bir sürecin geçmesini de biliyoruz.”

Tüm kelebek dostları aynı fikirde olduğunu belirterek mavi kelebek diğer dostları adına,

      “evet beyaz anne kelebek, dediklerine katılıyoruz. Ama senin yavrun İnci, tırtıl ama çok sevimli. Bu kadar sevimli tırtıl görmedik. Öyle değil mi arkadaşlar?”

 Pembe kelebeğin  geldiğini görünce, birden sustu. Sonra yeniden konuşmasına devam etti.

     “pembe kelebek hoş geldin. Neden bu kadar geç kaldın? Dünyalar güzeli bir tırtılımız var. Ona bakmaya kıyamıyoruz. Gel, gel sende bak. Uyuduğunu seyret.”

Pembe kelebek, tüm kelebeklerle görüştükten sonra yavru tırtılı kucağına aldı. Öpüp kokladıktan sonra tekrar yatağına yatırdı. 

                    Günler hızla geçerken, minik tırtıl da büyüyüp serpildi. Küçüklük halinden eser kalmadı. İpek gibi beyaz kanatları oluştu. Kanatlarında tek bir leke yoktu. Süt kadar beyazdı.             

                                                                BİTTİ

                                                                FATMA KARAHASANOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİKAYE 

                        İKİ AFACAN 

         İki afacan yine yaramazlık peşindeydi. Anne ördek, yavruları bir kez daha karşısına alıp, azarladı.   

     “bakın küçükler! Dünyaya geldiğiniz günden beri huzurum kaçtı. Hakkınızdaki şikayetlerden bıktım. Ne zaman akıllanacaksınız? Okuldan kaçmak için uydurduğunuz yalanlardan da usandım.”

Minti ile Pinti başını öne eğdi. Dudaklarını büktü. Sevimli olmadıklarını düşündüler. Yaptıklarının yaramazlık olmadığını o anda söylediler. İnce sesleri biraz yüksek çıktı. Anne ördek sesini kalınlaştırdı. 

     “vay küçükler vay! Demek yaramazlık değil yaptıklarınız. Ben ve okuldaki öğretmenler yalan söylüyoruz.”

Minti, öne atıldı. 

     “anne, bizi sevmiyor musun?! Bizim dediklerimizin hiç mi önemi yok.”

     “Minti, bana doğruyu söyle. Okuldan kaçmadınız mı? Arkadaşlarınız bile sizden şikayetçi.

Pinti kardeşine yardım etmek için söze karıştı.

     “anne, beni de Minti’yi de sevmiyorsun. Bize kızıyorsun.”

Anne ördek, oflayıp pufladıktan sonra 

     “ah! Ne yaramazsınız. İkinizde sevgiyi kullanarak, beni yumuşatmaya çalışıyorsunuz. Biliyorsunuz ki, babanız uzakta. Sizinle tek başıma ilgilenmek zorundayım. Babanız gelince istediğinizi yapmakta serbestsiniz. Minti yanıma gel. Pinti sende birlikte okula gideceğiz. Eğer yaramazlıklarınıza devam ederseniz sizi bütün yaz, yaz okuluna gönderirim.”

İki yavru, usulca annelerinin yanına gidip, elini tuttu. Okula gitmek istemiyorlardı. Ancak annelerine karşı gelemediler. Birinci sınıfı geçmek zorunda olduklarını o anda anladılar. Çünkü anneleri kesin konuştu. Yaz okulunun sıkıcılığını düşünen Minti, annesine yalvarmaya başladı. 

Anne ördek, daha fazla konuşmaması için elini sıktı. Peşi sıra okulun yolunu tuttular.

         Okulun kapısına geldiklerinde anne ördek, 

     “çocuklar, okul zili çalmadıkça, eve gelmek yasak. Artık şikayet duymak istemiyorum. Bak işte öğretmeniniz de geliyor.”

Öğretmen yanlarına gelerek,

     “günaydın Pakize…”

     “günaydın Şoziye öğretmen. Nasılsınız? Afacanları getirdim. Artık sizi üzmeyecekler. Bana söz verdiler.”

     “Minti, Pinti! Annenize söz verdiniz mi?”

İki yavru, başını salladı. Şoziye öğretmen, 

     “öyleyse sınıfa gidiyoruz.”

Pakize’ye dönerek, 

     “teşekkür ederim. Bana güvenin bir daha zil çalmadan dışarı çıkmayacaklar. Öyle değil mi küçükler?!”

İki küçük yavru, önlerine bakarak, öğretmenin işaret ettiği kapıdan içeri girdi. Pakize, Şoziye öğretmene iyi günler dileyerek okuldan ayrıldı.

         Şoziye, sınıfa girmeden Minti ile Pinti ön sırada ki, yerlerine oturdu. Arkadaşlarının kalem ve silgilerini gözden geçirip, Pinti

     “minti, bak ben kalemleri alacağım sen de silgileri topla. Tamam mı, öğretmen içeri girene kadar iş bitmeli. Sonra yerimize otururuz.”

Minti, saate bakıp,

     “eyleme başlıyoruz. Hadi çabuk olalım.”

Bir çırpıda sıraların üzerindeki, kalem ve silgiler toplandı. Toplanan eşyalar çanta içine dolduruldu ve pencereden aşağıya fırlatıldı. 

Zilin çalmasıyla birer ikişer öğrenciler yerlerine geçip oturdu. Sınıfta 25 sıra vardı. Bazıları iki bazıları tek oturuyordu. 

Minti ile Pinti, resimli kitabı önlerine açtı. Birbirlerine soru sorarak, resimlerin ifade ettikleri manayı  çözmeye çalışırken, için için gülüyorlardı. 

Çok geçmeden Şoziye öğretmen, sınıfa girdi. Bağırıp çağıran öğrencileri azarlayarak yerlerine oturmalarını istedi. Öğrenciler bir ağızdan,

     “kalemlerimiz ve silgilerimiz kayboldu.”

Bağırdı. Şoziye öğretmen, kalemlerin ve silgilerin nereye gittiğini anlamakta fazla gecikmedi. Çünkü Pinti ile Minti gürültüye karışmadan aralarında konuşup, resim inceliyordu. Göz ucuyla etraflarında olan bitene bakmayı ihmal etmiyordu. 

Şoziye öğretmen iki küçüğün sırasının önüne gelip, ellerini sıraya dayayarak, 

     “şimdi söyleyin! Kalem ve silgiler nerede?!”

Pinti ayağa kalkarak, 

     “bilmiyoruz öğretmenim. Hiç görmedik. Gördüğünüz gibi ders çalışıyoruz.”

Minti, kardeşinin sözünü keserek, 

     “evet öğretmenim. Biz ders çalışıyoruz. Biz bir şey bilmiyoruz. Her şey ortada. Çocuklar tembel olduğundan kalem ve silgilerini evde unuttu.”

Şoziye öğretmen,

     “anlaşıldı çocuklar, yerlerinize oturun. Bugün dersimizin konusu “yalan” yalan söylemenin zararları.” 

Çocuklar öğretmenin sözünü dinleyip, yerlerine oturdu. 

Pinti ile Minti için için gülerek, arkadaşlarını alay etti. Öğretmen tahtaya büyük harflerle “YALAN” yazdı. 

Minti, ayağa kalkarak

     “öğretmenim yalan ne demek?Yenir mi?”

Pinti de, ayağa kalkıp, 

     “öğretmenim, yalan canlı mı?” Sordu. 

Şoziye öğretmen, iki afacanın dediklerini açıklamak için tahtadan yüzünü çevirdi. 

     “Pinti ve Minti! Yalan yenmez, canlı da değildir. Yalan soyut bir kavramdır. Elle de, tutulmaz. Şimdi soruyorum, yalan nedir? Bileniniz var mı?”

Minti, yine ayağa kalktı. 

     “yalan hımm, yalan hımm, yalan büyüklerin çok ve sıkıcı konuşması demek.”

Pinti, kardeşini destelemek için el çırparak,

     “yalan pis çocukların ağlaması demek öğretmenim.”

Şoziye öğretmen,

     “ikinizde yerinize oturun. Ve beni dinleyin. Evet çocuklar, yalan nedir? Bileniniz var mı? Öyleyse birlikte öğrenelim. Anlatılan bir konunun varlığını inkar edip, hiç konuşulmadığını söylemek yalandır. Veya size sorulan bir soruyu bildiğiniz halde cevaplamamanız ve bilmiyorum demenizde, bir yalandır. Pinti ve Minti kalem ve silgileri gördünüz mü? Hayır diyorsanız, yalan konuşmuş olursunuz. İşte bu bir yalandır. Sizde bunu yapıyorsunuz.”

Pinti ile Minti ayağa kalktı. Tahtaya gidip, tahtayı çizmeye başladı. Tebeşirlerin çoğunu kırıp, sınıfı terk ettiler. Şoziye öğretmen bir sınıfa birde açılıp kapanan kapıya baktı. Arkalarından gitti. Okulun dış kapısında iki afacanı yakaladı. Diğer çocuklarda öğretmenin arkasından gelmişti. Bir anda bahçe kalabalıklaştı. 

Minti ile Pinti öğretmen ve arkadaşlarına baktı. O anda yaptıklarından utandılar. Şoziye öğretmenden izin isteyip, hemen döneceklerini söyleyip gözden kayboldular. 

Şoziye öğretmen, cevap vermeden çocukların araksından tekrar baktı. Çok geçmeden Minti ile Pinti ellerinde çantayla geri döndü. 

     “hepinizden özür diliyoruz. Öğretmenim bizi affet. Çocuklar sizleri de üzdüğümüz için üzgünüz. Kalem ve silgilerinizi aldığımız için, yalan söylediğimiz için tekrar özür diliyoruz.”

Şoziye öğretmen, af ettiğini söyleyip, her ikisini de, öptü. Minti ile Pinti o günden sonra yaramazlık yapmadı. Ve yalan söylemedi. Yaz okulunu da, korkunç değil, eğlenceli buldu.       

                                                              SON

 

                                                           DUYGU KARAHASANOĞLU